Kim cemaat kim hain

Abone Ol

İslam tarihinde münafıklar ilk olarak hicretin ikinci yılında şanlı Bedir Savaşı akabinde ortaya çıkmıştır. Bedir’de Müslümanların Mekke müşrikleri karşısında kazandıkları açık zafer ve elde edilen büyük ganimetler sonrasında Medine’de o güne kadar Müslüman olmamış Abdullah b. Ubey b. Selül ve onunla birlikte hareket eden bir grup müşrik Arap İslam’ın gücünü görünce ona teslim olmuş ve daha sonra kazanılacak ganimetlerden pay kapmak amacıyla gerçekte müşrik oldukları halde görünürde Müslüman olarak kendilerini lanse etmişler ve o tarihten itibaren Müslümanların içerisinde daima bir çıbanbaşı olarak yaşamaya devam etmişlerdir.

Münafıklar, Asr-ı Saadet döneminde yani daha Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz hayatta iken o kadar ileri gitmişler ki hicretin dokuzuncu senesinde Tebük seferi öncesi peygamber mescidine alternatif olarak kendilerine yeni bir mescit inşa etmişler ve hatta açılışına Allah Resulünü dahi çağıracak cesareti kendilerinde bulmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim’de Mescid-i Dırâr olarak nitelenen bu yapıyı münafıklar, kendilerini İslâm devletinin takibinden kurtaracak ve gizli çalışmalarını rahatça yürütecekleri bir merkeze ihtiyaç duydukları için inşa etmişlerdi.

Münafıkların Mescid-i Dırâr inşa projesi de -tıpkı günümüz münafıklarında olduğu gibi- dış destekli bir kalkışma idi. Medineli münafıklara bu fikri aslen Medineli olduğu halde, Hz. Peygamberin Medine’ye hicret etmesi üzerine İslam’a ve Hz. Peygambere (S.A.V.) olan düşmanlığı nedeniyle devrin süper gücü olan Bizans’a iltica eden Ebû Âmir er-Râhib aşılamıştır.

Münafıklar da hicretin 9. (m: 630) senesinde Medine’de Sâlim b. Avf oğullarının bölgesinde Kubâ Mescidi’ne yakın bir yerde sözde bir mescit inşa ettiler ve Resul-i Ekrem’in kafasının Tebük seferi ile meşgul olmasını fırsat bilerek tam sefer için yola çıkıldığı anda ondan mescitlerine gelmesini istemişlerdir. Ancak Allah Resulü bu isteklerini Tebük seferi sonrasına ertelemiş ve Tebük dönüşünde de Cenab-ı Hak Tevbe Suresi’nin 107-110. ayetlerini indirerek Resulünü münafıkların mescidine ayak basmaktan menetmiştir.

“(Münafıklar arasında) bir de (müminlere) zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resulüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescit kuranlar ve (bununla) iyilikten başka bir şey istemedik, diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.

Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takva üzerine kurulan mescit içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.

Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Tevbe, 107-109).

Bu ayetlerde söz konusu mescidin dırar (zarar verme), inkâr etme, Müslümanlar arasında ayrılık çıkarma, daha önce Allah ve Resulüne karşı savaşanlara gözetleme yeri hazırlama amacıyla yapıldığı, münafıkların bu amaçlarını gizlemek için, “Biz sadece iyilik yapmak istiyorduk” diye yemin ettikleri, buna rağmen yalancı oldukları bildirilmektedir.

Bu ayet-i kerimelerin inmesi üzerine Resûl-i Ekrem Medine’ye ulaşınca Âsım b. Adî el-Aclânî ile Mâlik b. Duhşüm es-Sâlimî’ye mescidi yıkmaları için emir verdi. Âsım ve Mâlik yatsı vakti sıralarında Mescid-i Dırâr’ı yaktılar. Münafıklar ertesi sabah mescidin yıkılmış olduğunu görünce Allah’ın, sırlarını ifşa ettiğini ve gizledikleri gerçek amacın Peygambere bildirildiğini anladılar.

Şimdi bu hatırlatmayı niye yaptık ona gelelim. Son zamanlarda yaşadığımız birkaç dinle ve cemaatlerle ilişkilendirilmeye çalışılan yapılar üzerinden İslami dernek, vakıf ve tarikatlar üzerinde topyekûn bir baskı kurulmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki bu yapılar kökü dışarıda gövdesi içeride olan, cami ve cemaatle bir alakası olmayan organizasyonlardır. Şu kesin ve nettir ki camiyi terk eden bir Müslüman grup olamaz. Olmaya çalışırlarsa da bunu sürdüremezler. Zira bu din asla pisliği kabul etmez. Mutlaka bünyesinden ayırıp bir kenara atar. Bunu bazı ilahiyat profesörlerinin saçma sapan açıklamaları konusunda da görüyoruz. Kendilerine İslami cemaat denmesi asla mümkün olmayan yapıları “Müslüman Cemaatler” genellemesi yaparak sunmak, kamuoyuna bu şekilde açıklama yapmak Müslüman cemaat ve tarikatlara açık bir iftiradır ve çok tehlikelidir. Bu aslında Müslüman milletimizi topyekûn dinden soğutmak için kurulmuş bir tuzaktır.

Nitekim bu yaklaşımlar durumdan vazife çıkarmak isteyenleri çoktan harekete geçirmiş durumdadır. Milliyet gazetesinin Cumhuriyet gazetesi kökenli yazarı adeta bayram edercesine “CEMAATLER DE ARTIK DOKUNULMAZ DEĞİL” başlıklı yazısında şunları yazıyor:

“Dokunulmazlıkları var mıydı; diye sorarsanız… Vardı… Resmen yoktu ama zımnen vardı... Cemaatleri sorgulamak, faaliyetlerini eleştirmek din düşmanlığı gibi gösteriliyordu… Cemaatlerin dokunulmazlığı kalktı!.. Ciddi ciddi sorgulanır hale geldi… Geldi ama kimileri hâlâ cemaatlere toz kondurmak istemiyor… Neymiş?. FETÖ ile öteki dini cemaatleri karıştırmamak lazımmış… FETÖ başka öteki dini cemaatler başkaymış… Başka olduğunu nerden biliyoruz veya biliyorsunuz?”

İşte asıl yapılmak istenen bu. Erbakan hocanın, “Bu okullar Siyonizm’e asker yetiştiriyor” uyarısını dikkate almayarak 40 yıl boyunca bir ahtapot gibi hayatın her alanını sarmasına müsaade etmek sonrada onun yaptıklarıyla İslam ve Müslümanları yargılamaya kalkışmak.