Kılavuzu Batı olanın!

Abone Ol

Bazı insanlar vardır, “Orada tehlike var” diye uyarırsınız, fakat aldırış etmezler; duyarlar, fakat duymazlığa gelirler ve göz göre göre tehlikenin üzerine giderler, “Kim korkar tehlikeden!” der gibi! Bir müddet sonra “tehlike” onları fena halde yakalayınca da, “İmdaaat! Yardım eden yok mu ” diye feryat ederler. Daha da ileri gidip, “İnsanlık öldü” edebiyatı yapmaya kalkışırlar.

Oysa çevremizde insanlığın ölmediğini gösteren o kadar çok alâmet var ki bunları görmemek için “kör”, duymamak için de “sağır” olmak gerekir. Allah insana “akıl” gibi bir nimet vermiştir. Akıl -şayet kullanılırsa- insanın insanlığını öldürmeyen, öldürmesine fırsat vermeyen önemli bir kılavuzdur. Çünkü insan yapacağı her şeye aklıyla karar verir ve aklıyla yapar. Aklı “yap” der yapar, “yapma” der yapmaz. Yine akıl, “çevre”den yapılan bir uyarıyı “dinle!” der, insan onu dinler; “dinleme” der, dinlemez. Aklını kullanmayan düz yolda şaşırır, düz yolda tökezler. Meselâ televizyon “izlemek” bir “akıl” işidir. İsabetli bir şekilde kullanılmadığı zaman insanın aklını uyuşturan ve aklın kullanmasına fırsat vermeyen şeyleri(!) izlerse, elbette akıl dumura uğrar ve işlevsiz kalır. “İşleyen demir ışıldar” hesabı! Akıl kullanılmak için insana bahşedilmiş büyük bir nimettir.

Eğer kişi televizyon izlemek isterse, aklı da devredeyse izlenebilecek şeylere öncelik verir veya belgeselleri tercih etmek suretiyle “akıllıca” bir iş yapmış olur diye düşünürüm. Çevremizde insanı bilgilendirici, düşündürücü ve “uyarcı” o kadar çok şey var ki! Meselâ “sürü” halinde dolaşan hayvanların hayatı ibretlerle doludur.

Her dönemde Mevlâna’yı anlaşılır kılan, düşündüklerini en güzel şekilde ifade etmesini sağlayan “hayvanlar âlemi”nden getirdiği misallerle anlattığı şeyler değil midir Sürünün önündeki “koyun” bataklığa düşünce arkadan gelen bütün “koyunlar” da aynı bataklığa düşüyor. “Akıl edip” de önümdeki “koyun kardeşim” düştü ben buraya girmeyeyim diyemiyor!

“İbretlik olmamak” için ibret alan sadece “insan”dır, çünkü insanın “akıl” gibi “iyi”yi ve “kötü”yü, “tehlikeli”yi ve “tehlikesiz”i, “uyaran”ı ve “ayıran”ı vardır. Aslında sosyal hayatın akışı içinde maddî ve manevî anlamda o kadar çok “uyaran” var ki, insan aklını kullandığı sürece ne tökezler ne de yolunu şaşırır!

En önemli kılavuz, Allah’ın insana sunduğu kılavuzdur. Allah insanı başıboş bırakmayıp, onun yolunu aydınlatmak için peygamberleri “model insan”, kitabı da “kılavuz” olarak “gözlerinin önüne” koymuştur. Kitabı “aklınla oku!”, peygamberi de “gönlünle rehber” edin diyor. Bu kılavuzlarla da “evren”de olup bitenleri “izle” diyor.

“Bir suda iki defa yıkanılmaz” buyuran Hz. Peygamber dikkate alınmazsa, temiz su bulmak imkânsız hale gelir. Kur’an insan için büyük bir “uyaran”dır. İnsana nasıl yaşayacağının, kime nasıl davranacağının rehberliğini yapmaktadır. Kiminle dost, kiminle düşman, kiminle ne kadar mesafede durulacağını insana bildirmektedir. Aklın ve gönlün burada devrede olması şarttır.

Meselâ En’âm Suresi’nde, “Allah’tan başka varlıklara tazimde bulunan o zalim müşrikler, sana vahyettiğimiz Kur’an ayetleriyle alay edercesine konuşmaya başladıklarında onların yanından ayrıl! Onların bu tavırlarına seyirci kalma! Olur da dalgınlıkla onlarla birlikte oturmaya devam edersen, bu emrimizi hatırlar hatırlamaz derhal onları terket! Müşriklere ‘tevhid’i tekrar tekrar tebliğ etme gayretine girip de onların bu tür alay ve hakaretlerine tahammül etmek zorunda değilsiniz! Zira siz, tebliğ görevinizi yapmış bulunmaktasınız, dolayısıyla onların hesabı sizden sorulmayacaktır. O inkârcıların müstahak oldukları azabı Allah verecektir” (ayet: 68–69) buyrulmaktadır.

Bundan daha açık “uyarı” nasıl olur ki Kimlerden niçin uzak durulması gerektiği, ne kadar da güzel ifade ediliyor. “Müşrikler”den uzak dur buyuruyor Allah! Müşrik kimdir Müşrik, “Allah’ı bildiği ve hatta inandığı halde O’na başka şeyleri ortak koşan!”dır. Meselâ kim ne kadar “müşrik”tir Nefsini, rütbesini, parasını pulunu kutsayanların; inandığını söylediği halde Allah’ın kitabıyla, ayetleriyle alay edenlerin kimler olduğunu şöyle bir gözlerimizin önüne getiriverelim!

İsterseniz En’âm Suresi’nin 55–57. ayetlerinin anlatımını birlikte okuyalım: “İşte biz böylece tevhit inancıyla ilgili kanıtları sayıp dökmekte ve bu inancın dışında kalan batıl yollara sapanların gidişatını açıkça ortaya koymaktayız. Buna rağmen sana inanmamakta ısrar eden müşriklere de ki: Allah bana, sizin âdeta tapınırcasına tazimde bulunduğunuz şeylere iltifat etmemi kesin olarak yasaklamıştır.

Bu kadar kanıttan sonra, Allah’ın bana vahyettiğini bırakıp, sizin isteklerinize uyacak değilim. Çünkü böyle bir şey yapacak olsam benim de sizlerden farkım kalmaz, sizler gibi doğru yoldan sapmış biri olurum. Oysa ben, Rabbimden gelen vahye, apaçık kanıtlara dayanmaktayım. Dolayısıyla ben sizin iddia ettiğiniz gibi şair, sihirbaz ya da kâhin değilim.

Ben sadece Allah’ın bana gönderdiği vahye uymakta ve bu doğrultuda sadece ona kulluk etmekteyim. Oysa sizler bu gerçeği reddetmekte, Allah’a ortak koşmakta; bana inanmak için olağanüstü mucizeler yahut benim elimle gerçekleşecek bir azap veya afet beklemektesiniz. Ancak sizin aceleyle beklediğiniz bu şeyleri yapmak benim elimde değildir. Bunları yapabilecek olan ancak Allah’tır.

Ben sadece O’nun elçisiyim ve O’nun bildirdiği gerçekleri sizlere anlatmakla görevliyim. İstediğiniz mucizeleri ya da azabı gönderip göndermeme hususunda kararı verecek olan Allah’tır.”

Allah’ın kitabını “görmek, anlamak ve uygulamak” yerine, “Batı’nın değerlerini” kutsayanları ve onları önceleyenleri bir de bu bağlamda düşünelim! Allah’ın kitabını anlamak için bile, “illâ Batı” diyenleri Allah ıslah etsin! Allah “çalış” diyor, “temiz” ol, “dürüst” ol diyor. Allah, çalışana veririm diyor.

İslâm dünyasında iki yüzyıldır yapıldığı ve bu anlayışa karşı büyük mücadele verildiği halde günümüzde de yine örnek alınan, Batı ve Batı’nın değerleri olmaya devam etmektedir. Oysa kılavuzu “batıl” olanın varacağı yer yine “batıl”dır.