Kıbrıs Seçimlere Kurban Gitmesin

Abone Ol

Bütün saatler 24 Haziran’a ayarlanmış durumda. Bundan önce olduğu gibi yine her şeyin siyah veya beyaz olarak takdim edildiği bir süreci yaşıyoruz. “İşbaşında kalırsak 25 Haziran sabahı bambaşka bir Türkiye’ye uyanacaksınız” diyen, hem de 16 yıldan beri hükümet olan bir iktidarın yoğun propaganda bombardımanı altındayız. Cumhuriyet tarihinin en uzun döneminin kendilerine verilmiş olmasına rağmen seçimlere ‘şahlanış’ , ‘yeniden diriliş’ gibi söylemlerle gidip bir kere daha iktidar olmak isteyenlere bu milletin, “Bu zamana kadar şahlanamadıysanız size nasıl güvenelim?” diye sorma hakkı yok mu, ne dersiniz?

Seçimlere doğru bizler bu tartışmaların içindeyken, Kıbrıs’ta garip bir şeyler oluyor. Zaten 2004 Annan Referandumu’ndan beri adım adım mevzi kaybettiğimiz net olarak ortadaydı. Güney tarafı plana “Hayır” demesine rağmen taltif edilmiş ve “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB üyesi yapılmıştı. Bu saatten sonra da KKTC’nin tüzel kişiliğini muhafaza etme ve “iki devletli çözümde” ısrarcı olma noktasında kendi ellerimizi ne yazık ki kendimiz bağlamış olduk. Oysa Annan Planı’na Türk tarafının “Evet” demesi için Ankara yoğun baskı ve zaman zaman tehditler içeren bir sürecin parçası olmuştu. “Çözümsüzlük çözüm değildir” sihirli cümlesi Kıbrıs’a bakışa belirliyordu. Türkiye AB üyesi olacaktı ama bunun önündeki en büyük engel Kıbrıs’tı. “Kazan-kazan” politikası uygulanacak ve Kıbrıs’ın AB yolunda ayak bağı olmasının önüne geçilecekti. Ayrıca Türkiye tarafı “masadan kaçan taraf olmadığını” bütün dünyaya ilan etmiş olacaktı. Sonuçta Kıbrıs’a uygulanan ambargo kaldırılacak, Ercan Havaalanı uluslararası uçuşlara açılacaktı.

2004’ten bugüne aradan 14 koca yıl geçti. Bütün bu beklentilerin tamamı boşa çıktı. Türkiye’nin Kıbrıs’ta bir tuzağa çekildiği noktasında kimsenin şüphesi yok artık. Güney tarafı bütün adayı temsil ettiğini ve Türk ordusunun kendi(!) topraklarında işgalci olduğu propagandasıyla masaya her oturduğunda mağduru(!) oynamaya devam ediyor.

Şimdi artık tartışma konusu olan ana başlık “1960 tarihli Türkiye’nin garantörlüğünün yerine başka bir formül” bulunması. Hem de BM Genel Sekreteri Guterres’in teklifine KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, “Bu tartışma belgesini kabul ediyorum” açıklaması yaptı.

İşin ilginç tarafı KKTC’de işbaşında olan hükümet de, “Üzülerek söylemeliyiz ki, hükümet olarak biz bunun kabul edildiğini basından öğrendik” diye tepki verdi.

Cumhurbaşkanı Akıncı’nın “olabilir” dediği, Genel Sekreter Guterres’in teklifindeki “Yönetim Modeli” ile ilgili içerik ise başlı başına intihar anlamını taşıyor. Teklif “iki dönem Rum, bir dönem Türk dönüşümlü başkanlığı öngörüyor. Hükümette, karar alma mekanizmasında salt çoğunluk arıyor, ancak her iki toplumu ilgilendiren konularda en az bir Türk’ün olumlu oyu aranacak” diyor. Türk tarafının nüfusunun Rum tarafının yaklaşık üçte biri olduğunu düşünürsek “salt çoğunluk” ifadesiyle nasıl bir planla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini daha iyi idrak etmiş oluruz.

Rusya’nın Akdeniz’de tutunabilmek için Suriye’ye verdiği önemi artık bütün dünya görüyor. Türkiye ise Kıbrıs gibi “güvenlik sigortası” olan hayati bir adayı masada tartışma konusu yapıyor. Kıbrıs’taki bu yanlış gidişe dur diyebilecek bir iradeye acilen ihtiyaç var.

Böyle giderse bir sabah uyandığımızda bütün egemenlik haklarımızdan vazgeçtiğimiz için Kıbrıs diye bir derdimizin kalmadığı acı gerçeğiyle güne uyanabiliriz.

Devlette devamlılık esastır. İktidarlar geçici bu milletin hak ve hukuk çerçevesinde inşa ettiği, menfaatleri ve varlığı kalıcıdır. İktidarlara düşen görev işbaşında kaldıkları sürede milletin hukukunu korumaktır. Allah nasip ederse 25 Haziran’ı da göreceğiz. Ancak Kıbrıs’taki gelişmelere kayıtsız kalmak, olup-bitenleri seçimlere kurban etmek gibi bir yanlış, ölümcül bir hata olur.