Millet iradesi nedir? Seçimler ne işe yaramaktadır? Sandığın kurulması ve vatandaşın oy kullanması ne işe yaramaktadır? Şayet bunlar, herhangi bir gerekçe gösterilmeden “ezip geçilecekse” tüm bu hengame neden o zaman?
Milli irade kavramı, bugün öyle bir kutsallaştırılmış durumda ki, her meselede “milli irade” referans gösteriliyor, ilgili ilgisiz her yerde öne sürülüyor. Ancak işin ilginci, bu kavramı dilinden düşürmeyenler, ilk fırsatta bu kavramı tersyüz etekten de geri durmuyor.
Halihazırda, elde imkan olduğu halde, son derece adaletsiz olan ve halkın iradesini gasp eden seçim sistemini değiştirmemekte direnenler, zaten “milli irade”yi çöpe atıyor. Ancak, son yaşanan gelişmeler bunu resmen katmerliyor.
O zaman akla şöyle bir soru geliyor: Milli iradenin “kutsallığı”, “dokunulmazlığı” nerede başlayıp nerede bitmektedir? Siyasi iktidarın işine geldiği oranda milli irade kavramına toz kondurulmazken, siyasi iktidarın canı istemediğinde milli iradeye de ihtiyaç yok mudur? Bu durum, bir keyfiliği mi gösterir, yoksa bir tür pragmatizm midir? İlkiyse de, ikincisiyse de ortada büyük bir sorun var demektir.
Yüzde 49.5 oy almış, seçimle, yani halkın iradesiyle gelmiş bir başbakanın “koltuktan kaldırılması”nı gördük. Bu olay başlı başına bir acayiplik ve keyfilik değil miydi? Öyleydi. O zaman nerede kaldı “milli irade”, nerede kaldı “seçimle gelme”, nerede kaldı “halkın iradesi uğruna partimi bile karşıma alırım” sözleri?
Milyonlarca insanın iradesi, yürürlükte olan kurallar, kanunlar, teamüller ne işe yarıyor o zaman? Devlet eğer ki bir “kurumsallık” ifadesi ise, nerede kalıyor kurumsallık? İşin tuhafı, kendi iradeleri gaspedilen kitleler, bu durumu kendilerine (daha birçok konuda olduğu gibi) dert bile etmediler. Kendilerinin yok sayılmasından belki de memnun bile oldular. Ortada o zaman toplumsal manada bir sıkıntı, belki bir “kitle sorunu” var demek belki de bu.
Bugün, benzer bir durum var yine. Öyle veya böyle seçilerek, yani yapılan seçimler neticesinde ve halkın oylarıyla görev başı yapmış belediye başkanlarına “görevi bırak” deniyor. Sebep yine bilinmiyor. Daha doğrusu, gerekçe olarak toplumun geri kalanını ilgilendirmeyen birtakım “ parti içi bahaneler”, “metal yorgunluğu” türünden mazeretler ileri sürülüyor. Bunlar, iktidar partisinin kendi içindeki meseleler olup, kamu hizmetinin muhatabı olan vatandaşları ilgilendirmemektedir. Parti içi birtakım gerekçelerle, bir kamu görevinden el çektirmek nasıl bağdaşabilir?
Şayet, ortada bir yolsuzluk, usulsüzlük, suç vs varsa, o zaman da görevden el çektirme değil soruşturma ve azil söz konusu olmalıdır herhalde. Böylesi bir durumdan bahsedilmiyor, parti içi değerlendirmeler ileri sürülüyor ki, bir kez daha söylemek gerekir ki, bunlar kamu hizmetinin muhatabı olan vatandaşı ilgilendirmemektedir.
Halkın oyuyla göreve gelmiş olan kimselerin görevi ne şekilde bırakacağı kanunla sabit olup kurallara bağlanmıştır. Bu kuralların hiçe sayılması, millet iradesinin kaale alınmaması, bir keyfiliği işaret etmez mi? Bu keyfilik hali, toplumsal normu sağlamak demek olan hukuka ne derece uygun olmaktadır?
Meselenin dayandığı nokta “her şeyi tek bir şeye dayandırmak” olursa, ortada ne objektif bir değerlendirme yapabilme ve ne de herkesin kabul edeceği bir norma yani hukuka uygun hareket imkanı kalacaktır. Devlet, kurumsal olduğu ölçüde devlettir ve keyfiliği kaldırmayacağı da çok açıktır.
Millet iradesi de, eksiğine gediğine rağmen demokrasi sisteminin belki de emniyet sübabıdır. Milletin iradesinin keyfiliğe kurban edilmesi, milletin rızasının da gaspı olacaktır.