Keşke ben de onun gibi olabilseydim

Abone Ol

Başta kendimiz olmak üzere her an uyanık olmaya ve uyarılmaya muhtacız.

Haram yolları kolaylaşmış, o yolda yürümeler kanunla korunur hale gelmiş, helaller ise dünyanın sürgünü haline gelmiş.

Siyaset tepelerine tırmanan nice arkadaşlarımızın Allah’ın emirlerini ayağının altına alarak yükseldiğini görenler, harama kavuşmak için helalı merdiven yapmıştır.

Onun için her sabah namazında iki rekâtlı sünnetinin birinci rekâtında “Kafirun” süresini okuyarak,  “Ey kâfirler, ben, sizin taptıklarınıza tapmam, yaptığınız kötü şeyleri yapmam” demeye ve ikinci rekâtında “İhlas” süresini okumaya devam edeceğiz.

Rabbimiz, ilk indirdiği ayette “Oku” dedikten sonar indirdiği ilk ayetlerden birinde, “Kalk ve uyar” diyor. (Müddessir süresi, ayet: 2).

Kalkacağız, önce kendimizi sonra gücümüz oranında çevremizdekileri uyaracağız.

Ne ile uyaracağımızı hemen devam eden ayetlerde haber veriyor.

“Rabbini yücelt” (Müddessir süresi, ayet: 3).

Herkesin kendi gibi bir insanı yücelttiği, “En büyük filan veya filan devlet” dediği bu günlerde biz, Rabbimizin büyüklüğünü öne alacağız ve o büyüklenen kâfirlerin hiçbirinin sinek pisliği kadar değeri olmadığını bileceğiz.

Yedi milyar insanı Allah’ın kulu, Hazreti Adem’in çocuğu, Sevgili Peygamberimizin davet ve icabet ümmeti kabul edeceğiz.

Bakarken kinle değil dinle bakacağız.

İnkâr kiriyle kirlenenleri, çocuğunun kirlenmesini gören annenin hassasiyetiyle temizlemeye çalışacağız.

Bütün bunları yaparken kendimiz de tertemiz olacağız.

Temiz ayetleri insanlara sunarken ağzımızdan haram kokusu çıkmamalı.

Rabbimiz, “Elbiseni temizle, pislikten uzaklaş” buyurmuş. (Müddessir süresi, ayet: 4,5). Gönlümüzü, inkârdan, şirkten, kinden, riyadan temizlerken midemizi haramdan, dilimizi yalandan uzak tutacağız.

Sitemizde, mahallemizde, köyümüzde, kışlamızda, karakolumuzda, üniversitemizde, mecliste görev yaparken, “Keşke ben de bunun gibi olabilseydim” dedirtebilirsek işte biz o zaman iyiyiz demektir.

İyilikte de ölçümüz, Batı’nın ve Doğu’nun değerleri değil, Batı’yı ve Doğu’yu yaratanın ölçüleri olmalıdır.

1981’de geldiği İstanbul’da tanıştığım biri, emekli bir albayla iş yaparlar.

“Sabahın erken vaktinde geldim, işyerini açtım, güz güneşine göğsümü verdim, işçileri beklerken her gün oradan geçen on beş yaşlarında bir delikanlıyı çağırdım ve bir ekmek parası vermesini istedim. Elini cebine attı, beş lira çıktı. Geriye dönüş bileti alacak kadar parayı ayırdıktan sonra geri kalanı bana verdi. Kur’an kursunda hafızlığa çalıştığını söyledi.

Ben de ona buranın sahibi benim, kursunuzun ihtiyacı olan ne ise onu karşılayayım dedim ve karşıladım.

Bir gün İstanbul’un haramilerini himaye eden, rüşvetsiz iş yapmayan, Paris’ten giyinen, haramilerle yatıp kalkarken hanımını kaptıran biriyle otururken baktım o delikanlı geliyor.

Şuna iyi bak, ben sana anlatacağım” dedim.

Delikanlı geçip gittikten sonra onunla olan maceramı anlattım.

İki gözü iki çeşme ağlamaya başladı; “Keşke ben de onun gibi olabilseydim” dedi.