Kerbela’dan Bakmak

Abone Ol

Tarihin bize bıraktığı, olaylar dizisi midir? Ya da tarihte olup bitenler sadece birer yaşanmışlık hadiseleri midir, tecrübelerden mi ibarettir? Tabii ki hayır.

Tarih, bakıldığında duruş sergileyen, duruşu için var olan, duruşu için bedeninden vazgeçen, duruşuyla yüzyıllar sonrasına mesaj veren asilliklerle doludur. Tarih, gerek birey, gerekse toplum bazında erdemi, izzeti, fazileti, onuru zillete tercih ederek bayağılığa, sığlığa, arzu ve ihtiraslara sırtını dönmüş örneklerle ihtişamlıdır.

Farabi, Medinet’ül Fazıla isimli eserinde duruş meselesini tarihsel perspektifinden akli ve ahlaki mertebesine yükseltmiştir. Erdemli toplumlar ile erdemsiz toplumlar arasında ciddi bir ayrım yaparak insani kategoriler üzerinden “insanda kalmanın” hakikatini aramıştır. Erdemli toplumların meziyetlerini, erdemsiz toplumun sıfatlarını dillendirmiştir.

Erdemli toplumların ya da bireylerin her bir meziyeti duruşlarıyla ilgilidir. Aklın kanaat getirdiğine ahlakın müsait olması, ahlakın kanaat getirdiğine aklın müsait olması dolayısıyla faziletlilik yüksek bir şuur düzeyi ve duruştur.

Erdemsiz birey veya toplumlar ise temel ihtiyaç haznesinden, nefsi emaresinden, duyusal düzeyden kendini alamamışlardır. Dahası erdemsizlikten öte erdemsizliği tercih eden,  gücün hayvansı taassubunu gerçek mutluluk sanan bir yanılgının tezahürüyle yaşarlar.

Saygı göstermekten ziyade saygı görme, itibar etmeden ziyade itibar görme, hizmet etmeden ziyade mevki edinme, diğerini gözetmekten ziyade kendini gözetme, ortak akıldan ziyade tek aklı kabul etme zaafları ağır basmaktadır. Onlar için “hemen şimdi” vardır. İstekler geciktirilmemeli ya da manevi mistiklere (!) kurban verilmemelidir.

Erdemsiz karakterler “eksik ruhlu”dur. Kendinden güçlüyü görmeye dursun hemen pısırıklaşıverir, kul köle olmaya bilinç olarak müsaittirler.

Zayıf karakterliler sadece karşıtları tarafından değil, taraftarları tarafından da aşağılanırlar. Firavun’un Musa Aleyhisselam karşısında kendi halkının zaaflarını, erdemsizliklerini kullanması gibi: “Firavun, kavmini küçümsedi ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar fasık (erdemsiz) olan bir kavim idi.”

Bu minvalde bahisler için Tefhim’ul Kur’an’da getirilen açıklama halkın zaaflarını kullanarak aklı ve ahlakını hiçe sayan “siyasal gücün” şahsiyetsiz olduğu üzerinedir. Aynı şekilde halkın da iktidarın adam kayırma, rüşvet, yolsuzluk, yalakalık, yandaşlık gibi durumlarını normalleşmesi, “yese de yapıyor” yahut “karnımızı doyuruyor” demesi zillet olarak görülmüştür.

Bu mantalite bırakın gelecek nesilleri kurtarmayı bir nefes sonrasını dahi kurtaracak sıhhatte sahip değildir. Hem arızalı hem de arızidir.

Erdemi yaşatmak, ruhu yaşatmaktır. Maddeyi aşıp, bedenden çıkıp hakikati aramaktır. Bundan dolayı kendimizi kandırmayalım, buradan Kerbela’yı okumak, yorumlamak ya da görmek gerçekten çok kolay.

Asıl olan Hüseyin olup Kerbela’dan asırlar sonrasını görebilmektir.

“Ben geri dönersem zulmü meşrulaştırırım. Benden sonrakiler haysiyeti zillette arar” endişesi Kerbela’dan bakabilmektir.

Duruş göstermek, duruş sahibi olmak anı kurtarmaktan, bedenin meşgalelerinden ve kendinden ötedir. Boşa söz değildir: “Yiğit ölür şanı kalır.” Zaten neyi kalacaktı ki…

Başka bir açıdan siyasal olanla halk arasındaki ilişkiyi de böylelikle tarassut altına almış olduk. Sayılar ile hakikatin ölçülmeyeceği; gücün her şey olmadığı; sığlıktan uzak durulması gerektiği; beden pahasına ruhun, oy pahasına duruşun terk edilmeme zarureti; seçimin değil, geleceğin layıkıyla kurtarılmasının dinginliği ve saire bize çok ders veriyor.

Ahlakımız yapmamız gerekeni yapmak olmalıdır.

Bundan dolayıdır ki Kerbela’ya değil, Hüseyin’ce Kerbela’dan bakmalı.