Kendini kapattırmak...

Abone Ol

Sait Faik in hikâyeci dikkatini vurgulamak için bir anısını nakleder Oktay Akbal. Birlikte Şehir Hatları nın bir vapuruyla Boğazda, sanıyorum Beylerbeyi ya da Çengelköy iskelesine çıkarlar. Bir kahveye otururlar. Sait Faik tanınan bir hikâye yazarıdır, O. Akbal ise yazı, edebiyat hayatına yeni yeni girmektedir. Bir anlamda hikâyenin püf noktasını anlatmak için, "etrafına bir bak, kahvede bulunanlardan bir hikâye kahramanı olarak kimi seçmek gerek" yollu bir soru yöneltir Akbal a. Dikkatine çarpan örneklerinin bir hikâyeyi oluşturacak özellikte olmadıklarını söyler ve kahvenin bir köşesinde tek başına oturan birisini işaret eder. Hikâyesi anlatılmaya değer olarak kahvedeki kalabalık içinde varlığını özgül halde koruyan o kimseye yönelmesi gerektiğini belirtir. Öyle ya, hikâye, anlatılması özgül olan şeyi konu edinebilirse, insandaki ortak paydayı serimleme düzeyine çıkar, herhangi bir olayı değil, bir olayı anlatmasıyla sanatın bakış açısına yerleşebilir.

Bir başka açıdan, bilimsel açıdan da tartışmayı sürdürebiliriz. Toplumsal bir olgu ya da olayı açıklamak istediğimizde neden ve sonuç arasında anlamlı bir bağ kurabilmemiz gerekir. Elbette izlenen yöntem neden ve sonuç arasındaki bağı nasıl kurmamız gerektiği hakkında önemli bir yer tutar. Bazan da yöntem başlı başına anlamlı bağın mahiyetini içkin olabilir. Hangi yöntem, sorusu bu bakımdan belirleyicidir.

Genel olarak, doğa bilimlerini hariç tutarsak, toplum ya da beşerî bilimlerde toplumsal bir olguyu veya olayı açıklamada birden çok neden ile karşılaşmamız kaçınılmazdır. Ancak birincil, başat olarak görebildiğimiz ve değerlendirebildiğimiz bir neden/nedenler, diğer nedenleri hem anlamlı, hem de açıklayıcı halde kavramamıza yardımcı olabilirler. Ne var ki birincil, başat olarak görülen nedeni mutlak kabul ettiğimizde ulaştığımız sonuç farklı olmak durumundadır. Bu bakımdan neden ve sonuç göreceli olma özelliği taşır. Ya da bütünüyle yanlış bir seçim yapıldığını işaret eder. Zaten bilimsel bilginin, bilimsel bir kuramın yanlışlanabilir nitelikte olması, onun bilimsel olduğunun da kanıtıdır.

Buraya kadar, kabataslak verdiğimiz bilgiler çerçevesinde, siyasal olma niteliğini gözönünde ve öncelikli tutarak iktidar partisinin kapatılma olayını, daha önceki iki yazıda tartışmaya açarken belirttiğimiz üzere, biz farklı bir yaklaşımı ortaya koymaya çalışmıştık. Bir bakıma, sonda söylenilmesi gerekeni, başta ihsas ettirir tarzında bir değerlendirmede bulunmuştuk. Yazının başlığının, Türkçe nin yapısının verdiği imkânla soru biçiminde okumak da mümkündür, buna göre.

Öyleyse nedenler arasında başat durumda olanlara dikkat çekebiliriz. Sonucun şöyle veya böyle olması burada fazla bir önem sunmayabilir.

Öncelikle nedeni belirginleştirici bir unsur olarak şu hususun altının çizilmesi yararlı gözüküyor. Bir iktidarın kendi şartları ve bağlamı içinde özeleştiri yanında, ilgili kuruluş ve kurumlar ile toplumca belli ölçüler içinde değerlendirmeye, aynı zamanda eleştiriye tabi tutulması işin, siyasetin doğası gereğidir. İşte bunun yapıldığı söylenemez, gibi geliyor bize.

Eğer bu yapılabilmiş olsaydı, iktidar partisi kendi eksikliklerini, uygulamalarından ve kararlarından doğan sakıncaları açık bir şekilde görebilirdi. Tabii görebilmesi tek başına yeterli olmayabilirdi, kuvvetle muhtemel böyle olabilirdi de. Fakat meseleler, en azından nesnel düzeyde ortaya konulmuş olacaktı. Zaten demokrasi, insan hak ve özgürlükleriyle hukuk devleti olguları bunu içkindir.

Ne yazık ki düşünce düzeyinde bile olsa, bu eksiklik giderilmediği için; a) İktidar partisi totaliterliğe her an dönüşebilicek bir yola girer gibi oldu ya da her an bu yola sapabilir bir konuma doğru yönelir izlenimini vermektedir. b) Düşünce olarak sahip olduğunu sandığı ile uygulanmak üzere üstlenmek zorunda kaldığı politikalar (mesela ekonomi-politika olarak IMF programı) birbiriyle çatışır haldesürüp gitti. c) ABD-İsrail ve AB ilişkileri devletin varlığına bağlı diplomasi temelinde kurgulanamadığı için, Türkiye nin Türk ve İslâm dünyası, Balkanlar ve Avrasya yla Afrika ülkelerindeki potansiyeli adeta cesaret gerektiren bir yüke dönüştü. d) Devletin ve halkın yeni bir ruh ve bilinç şafağını doğuracak beklentisi sanki fecr-i kâzip, yalancı şafak imgesiyle yer değiştirdi. Oysa 80 sonrası yaşanılanlar toplumun kendini yeniden keşfetme perdesini aralayabilecek bir raddeye gelmişti.

Ayrıntılara ve bir takım örneklerin işaret ettiği sorunlara yakından bakılabilir. Ama iktidar partisi yönetir olma "modundan" yönetilir olma "turnike"sine adeta kendini kilitlemiş gibidir. Belki de kapatılır olmayı bir çıkış yolu gibi algılamaya kilitlenmesi bundandır. Ama zor!