Kendinden Geçme!

Abone Ol

Güzel şeyler yazmak istiyor insan, güzel şeyler duymak, duyurmak istiyor ancak giderek içimiz deki sular çekiliyor. İçsel kuraklık yaşıyoruz. İçimiz kuruyor, dışımızda tanımlayamadığımız bir kadavra kalıyor. Ruhsuz, hissiz sadece günlük ritüelleri olan bir otomatik makine gibi… Sadece baştan sona ezberleri tekrar ederek bir döngüyü yaşıyoruz; arada sırada arıza verince teknik servise alınıyoruz. Biraz yağlanıyor, cıvatalarımız daha da bir sıkılıyor, işte yeniden eski işlevimize kavuşuyoruz. Duygulardan arınmış bir halde sadece tasarlanmış bir hayatı yaşıyoruz. Hepimizin bir barkodu, bir yaftası var. Hepimiz okutuluyoruz. Ne geliyorsa başımıza barkotlarımızın başındaki seri numaralarımızın harf ve numara farklılıklarından geliyor. Ortaya çıkan şiddet de, kuraklıkta bu durumdan ileri geliyor.

Irvin Yalom, Divan adlı eserinde; “Yaftalar insana kötülük ederler. Bir yaftayı tedavi edemezsin; onun ardındaki insanı tedavi etmek zorundasın” diyor. Sonra dönüp bakıyorum, ne yaftalardan öz görünüyor ne de yaftaların ardı, her şeyi göre göre körleştiğimizi, her şeyi konuşa konuşa sözümüzü kaybettiğimizi fark ediyorum. İçimde bir yer acıyor. Yutkunuyorum, boğazımda bir ağırlık duruyor, yumruk gibi… Yağmur yağıyor ama ıslanmıyoruz. Bir mısra gelip duruyor yanı başımda, “Bugün kalbim eski bir plak gibi/ Öylesin çok tersine çevirdim ki!” Ne hatıraların gölgesi, ne de gelecek vaatleri, içimde şimdiye dair bir kırgınlık var. ‘Kendim’ diyorum kaç zamandır ancak devamını getiremiyorum. Kendi ne demektir? Diye soruyorum.  “Kendi, insanın birikimlerinin toplamı, yetenek ve özelliklerinin ölçüsü, yani sahip olduklarını ortadan kaldırıldığında geriye bir şey kalmaması” demektir. İnsani birikimlerin toplamı (Tarih, düşünce, duygu vb.)demekse o zaman insan daha çok kaygılanıyor. Göynünü kaybetmekten, köyneğini kaybetmekten korkuyor. Göynü olmayan adamın üzerine güneş doğsa n’olur, doğan güneş bu dünyayı parlatsa n’olur?

Kendi varlığına bir anlam ve kıymet kazandıramayan insan, başkalarının varlığına nasıl saygı duyacak ki, üstüne bir de kıymet verebilsin. Her şey burada başlıyor burada bitiyor, insanın kendiliği, varlığı ve onu anlamlandıran bütünü yoksa hayatın bütün evreleri boyunca her gün, her saat değişen veya değişmeyen ortamlara uyum sağlamakla geçmesi bir anlam kazandırmıyor. O zaman her şeye uyum sağlayacak, onlara benzeyecekse, temel ölçüt ve değerlerini yitirecekse bir kimlik sahibi olmanın bir anlamı kalmıyor.  Kendini kaybetme, kendine yabancılaşma, kendinden uzaklaşma bunlar da işin felaketi oluyor. İçimdeki sızı diyor ki; kökünden, bağlamından, tarihinden, her zaman kana kana emdiğin o mümbit idealden, davranışlarına yansıyan o tutkudan,  “ben”ini oluşturan en küçük yapı taşına varana kadar hiçbir şeyden vazgeçme! Sen ya da bir başkası sahibi değil ki, mülkleştirme işte o zaman kaybedersin.

Şairin dediği gibi “Göğsüm düşmanlık havası ile öyle dolu ki/ Kalbimdeki kendi düşüncem kayboldu” olmasın. Göynüm sana sesleniyorum. Ne olur! İçine akacak zehri, kulağından, gözünden uzak tut, dilini zehir kovalarına daldırma! Duvarda asılı resmin, yaşadığın bunca yaşı ve göğsünde şerefle taşıdığın nişaneyi bir anlık “hevese” feda etme! Kırılsan da kırma, üzülsen de üzme; çile çile örülen kimliğine, köyneğine leke sürme, sürdürme! Hepsinden önemlisi kendinden geçme, ümit var ol. Ol ki, serçeler yürüsün.  Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

Buna dünya derler, hepsi geçer

Hangi günü gördün akşam olmamış?

Kul Hüseyin

NOT: Nedense bu aralar müzik çalarda hep, Cem Adrian’dan “Sen Gel diyorsun (öf öf)” şarkısı dönüyor. Aramıza girmiş dağlar, denizler/Kar yağmış yollara, örtülmüş izler, Bulamam diyorum sen bul diyorsun… Dertli sazımı çal diyorsun.

Bize Kadar

1- Cemil Meriç Mağaradakilerde; “Saygıya lâyık insan kendi kafasıyla düşünen ve düşüncesini haykırmaktan çekinmeyendir”der.

2- Neşet Ertaş ne güzel bir gönül adamı, değil mi Vedat? Ne güzel tarif etmiş; “Uyku girmez gözüne, gönlü viran olanın…” Muhabbet bağına, özlem düşmüş.

3- “Neden iki ayrı kişi olduğumuzu anlamıyorum. Kendim kalarak, sana dönüşmeyi isterdim…” Jean Paul Sartre de itiraz ediyor kendi olarak kalamamaya, benzeştirilmeye… İnsan kendinden geçince başka biri oluyor.

4- Jean-Luc Godard, “Hayatını Yaşamak” ta şöyle diyor; “Her şeyini başkalarıyla paylaşsan da, özünü kendine sakla!”

5- Bu hafta Sezai Karakoç’un “İslamiyet” kitabını okuyoruz. Tekrar okuyacaklar için tazelenmek, ilk kez okuyacaklar için olağanüstü bir zenginlik sağlayacaktır.

6- Bu hafta “The Man WHO KNEW İNFİNİTY/Sonsuzluk Teoremi” filmini öneriyoruz. Film biyografik özelliğinin yanı sıra doğu-batı farkını bilgiye ulaşma ve onu elde etme biçimi açısından güzel bir alt metin sunuyor.

Dağarcık

Sürgünde yaşamış yazarlardan Edward Said şöyle der: “Sürgün düşünmesi zor, yaşaması korkunç bir şeydir. Kişinin kendisi ile doğduğu ev, kendiliği ve onun gerçek evi arasında zorla açılan fakat kapanmayan bir gediktir: özünde bulunan kederin üstesinden gelinemez. Her ne kadar tarih ve edebiyat sürgündeki hayatın kahramanca, romantik, şanlı ve zafer dolu anılardan bahsetse de aslında bu, yabancılaşmanın eli ayağı bağlayan hüznünün üstesinden gelme çabasından başka bir şey değildir. Sürgünde elde edilen başarılar, geride bırakan şeylerin sonsuza dek yitirilmesiyle kalıcı olarak bastırılır.”

TEKKE

“İslam’da aynı malın üzerinde üç katlı bir mülkiyet vardır. Kişinin, cemiyetin, Allah’ın…” (Sezai Karakoç’tan tadımlık…)

Bir lahza

“Eğer bir yere ait değilsen dünyayı birçok farklı açıdan görmeye zorlanırsın. Farklı insanlardan bilgelik, hayat dersleri edinirsin. Bu dersler iyi ya da kötü beni bir şekle soktu.” (Dope filmi’nden)