Duyguların eğitimi, insanın ontolojik varlığının ve ayrıcalığının, biricikliğinin su yüzüne çıkmasını ve onun konumunun, evrendeki yerinin belirlenmesini sağlıyor.
Çünkü, içinde bulunduğu durumun ve yaptığı eylemin farkında olan ve sorumluluk yüklenen tek varlıktır insan...Evrende yalnızca insana has olan duygular, aynı zamanda kişinin bütün eylemlerini harekete geçiren ve yönlendiren bir iç kuvvettir. Eğer yaptığınız işten keyif almasanız, üzülmeseniz, yerilmeseniz, sevinmeseniz, ağlamasanız, heyecanlanmasanız, boş bir araziye terk edilmiş cansız bir nesneden farkınız olmaz.
Bizi harekete geçiren ve karar vermeye teşvik eden birincil kuvvettir duygularımız... O yüzden, aklımızı, zihnimizi, irademizi eğitirken aynı şekilde duygularımızı da eğitime tabi tutmalı ve doğru yönlendirmeliyiz.
Modern kültürde, birey ve toplumların, akademik eğitim ve yönelimlerine önem verilirken, duyguların eğitimi ve yönlendirilmesi her zaman göz ardı edilmiştir. Bunun sonucunda da, dürtüsel hareket eden, yasak, haram ayıp tanımayan, bireysel ve toplumsal sınırları delen insanlar ortaya çıkıyor. İnancımızın bize gösterdiği güzergahta ise, duygular iradeye, irade akla akıl da imana tabi olmakta ve duygularımız bu hiyerarşi çerçevesinde koordinalı olarak hareket etmektedir.
Duyguların eğitimi, insani eğilimlerimizi geliştirmemiz ve yaşadığımız toplumda huzur ve iyilikseverliği ifade etmemiz açısından da gereklidir. Bunun için gündelik hayatta pozitif duygular geliştirmeyi, olayların içinde mutluluk aramayı, insanlarla bir paylaşım içinde olmayı öğrenmeli ve bunun gerekli olduğuna inanmalıyız. Sıradan bir günde dışarı çıktığımızda, ruh ve duygu dünyamıza renk katacak bir dize olaylar yaşarız. Güneşin başımızı okşaması, nefes alıp veriyor olmamız, dostlarımızla karşılaşmamız, işlerimizin yolunda gitmesi ya da, üzüldüğümüz bir olayla karşılaşmamız, kayıplarımızın olması... Bütün bunlar yaşadığımız hayatın içinde sürekli tekerrür eder ve bizlerle uyumla hale gelir.
Hayatımızın seyri her zaman istediğimiz gibi gitmeyebilir. Bazen de hüzünlendiğimiz, hoşlanmadığımız olaylar yaşarız. Böyle zamanlarda duygularımızı doğru bir şekilde yönlendirmeli ve belli sınırlar içinde kalmasını sağlamalıyız.
Sevginin oldukça zengin bir dili vardır ve bunu ifade etmeyi öğrenmekte duyguların eğitimiyle mümkündür. İnsan Allah‘ı sever ve ona iman eder, yakınlarını, işini kariyerini, çocuklarını, tabiatı, sanatı sever ve bunları sevmekle kalmaz sevdiğinin de farkına varır. Aslında fark etmek aynı zamanda duyguları doğru yönlendirmeyi, hayattan keyif almayı ve yaratıcıya şükretmeyi de beraberinde getirir.
Bu anlamda duyguların başı boş olmadığını ve kontrol edilmesi, yönlendirilmesi gerektiğini bilmek işimizi kolaylaştıracaktır. Günümüz insanı bu kontrol mekanizmasından yoksun olduğundan, duygularını aklının ve iradesinin önüne geçiriyor... Oysa içimizde binlerce duygu ve düşünce kırıntıları belirse de, her birini aklın süzgecinden geçirmeye ve doğru şekilde yönlendirmeye ihtiyacımız vardır.
Sevmek güzel bir duygudur ama meşru olmalıdır
Takdir etmek güzeldir ama iyi şeyleri takdir ederiz
Onaylamak güzeldir ama doğru şeyleri onaylarız
Para kazanmak güzeldir ama meşru olması önemlidir
Duygularımız bizi baskılayarak, sonu görünmeyen bir yolculuğa teşvik edebilir ama bizler her zaman onları akıl irade ve iman süzgecinden geçirerek ehilleştirir ve meşru hale getiririz.
Öfkesine yenik düşmeyen kişi güçlüdür
Cenab-ı Hakk takva sahiplerinin özelliklerini sayarken şöyle buyurur: "Onlar, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever." (Âl-i İmran, 134.) Allah Rasulü de bir hadislerinde, ayette yer alan "kezame" (engelledi, hapsetti) fiilini kullanarak, "Hiçbir kul, Allah katında, O‘nun rızasını gözeterek öfkesini yutmasından daha faziletli bir lokma yutmuş değildir." (Ahmed b. Hanbel, 2, 128.) buyurmuştur.
"Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever" ( Ali İmran, 134)
Rivayet edilir ki, bir gün İmam Cafer Sadık‘ın, hizmetini gören kölesi , içi çorba dolu bir kâseyi yanlışlıkla imamın üzerine devirmiş. Üstü başı çorba olan İmam öfke ile kölenin yüzüne bakınca köle, "Efendim, Kur‘ân‘da "öfkelerini yenenler" övülüyor demiş ve " Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever" ( Ali İmran, 134) ayetini okumuş. Cafer Sadık, "öfkemi yendim!" deyince de . Köle tekrar Kur‘ân‘da "İnsanların kusurlarını bağışlayanlar" da övülüyor diyerek ayetin devamınını da okuyucunda, İmam Cafer, "Haydi bağışladım seni" demiş. Köle,"Kur‘ân‘da " Allah, iyilik eden kimseleri sever!" buyruluyor diyerek ayetin son kısmını da okuyunca Cafer Sadık, "Haydi git, artık hürsün, seni Allah için azat ettim." demiş.
Hz. Peygamber, kendisinden tekrar tekrar öğüt isteyen kişiye, muhtemelen onun bu konudaki durumunu dikkate alarak, her defasında, "öfkelenme" tavsiyesinde bulunmuştur. Unutmayın, güçlü kişi karşısındaki rakibini alt eden kişi değildir, öfkesini kontrol eden ve insanlarla ilişkilerinde empati kurabilen kişidir.