Kendi Meselesine Bigane Kalmak

Abone Ol

Öncelikle şu tespiti yapmak gerek; demokrasi en ideal yönetim biçimidir denemez. Yani çoğunluğun iradesinin her zaman en doğruyu gösterdiği de söylenemez. “Güçlüysen haklısın” sonucuna götürebilir bu anlayış, ki o zaman da “güçlünün hukuku” ortaya çıkar.

Türkiye özelinde düşünmeden, genel bir bakış olarak şunu söylemek gerekir. Çoğunluk da yanlış kanılara varabilir, hatalı sonuçlara ulaşabilir, ki toplum insanlardan oluştuğuna göre “beşerin şaşacağı” da hesaba katılmalıdır. Tarihte de nice örneği olduğu gibi halk oyu neticesinde vuku bulan birçok “istenmeyen durum” da oluşmuştur. Bu bakımdan, demokrasi için “en ideal” ve “kusursuz” bir sistem denemez. Sonuç itibariyle, tüm yönetim sistemleri insan imali olduğuna göre hepsinde de birtakım defoların olması da beklenmelidir. Demokrasi de bundan nasibini alır haliyle.

Ancak, demokrasi, mevcut idare sistemleri arasında defosu az olanlardan birisi olarak kabul edilebilir. Şu an elimizde bundan daha iyi bir araç yok gibi düşünebiliriz. Onu da iyi işletmeli, hesap verebilirlik, şeffaflık ve denetimle onu güçlendirmeliyiz. Maalesef yanlış adımlarla onu zedelemekteyiz.

“Çoğunluk” ile “haklılık” arasında net bir ilişki olmadığını hatırdan çıkarmamak gerekir, ki bunu hatırlamak da demokrasinin bir tür “emniyet sübabı” vazifesini görecektir. Netice itibariyle, milyonlarca farklı insan, düşünce, kafa yapısının çeşitli ikna ve algı teknikleri ve propaganda marifetiyle “tek bir potada eritilmesi” ve belli bir gerçeğe inanması/inandırılması, demokrasi adına beraberinde zorlukları ve riskleri de getirir. Bu risklerden arınabilmek için zaman zaman yapılan işlemlerin sağlamasını yapmak gerekecektir. O da ancak toplumu oluşturan tüm kesimlerin birbirleriyle güvene ve saygıya dayalı, sağlıklı bir iletişim kurmalarına, meseleleri medeni şekilde tartışabilmelerine bağlıdır.

Bunun olması için de öncelikle “kutuplaşma”, “kamplaşma” gibi ucube yaklaşımlardan, siyaseten kazanç sağlayan ama hem insani hem de imani yönden veballi tavırlardan uzaklaşmak gerekmektedir. Kitlelerin öfke ve kin duygularının devamlı surette kışkırtılması, gerginlik ve tansiyonun artırılması, akıl, mantık ve sağduyu yerine anlık coşkular ve hamasi tavırlar üzerinden toplumla bir dil kurulması, bir yerden sonra herkese zarar verir.

Bu zarar görme halinden tüm mekanizmalar gibi siyaset de etkilenecektir. Yönetim sistemi de bundan zarar görür hale gelir. Toplumun meşru iradesi de lekelenir. Sürekli olarak kışkırtmak, germek, öfkeyi körüklemek, düşmanlaştırmak, sistemi de içten içe yer bitirir. Bu tavır ve yaklaşımdan acilen uzaklaşmak gerekiyor.

Öncelikle de her kesimden, her düşünceden, her meşrepten olan bu ülke insanına saygıdan ötürü bunu yapmak gerek. Ancak geline noktada bu yönde hiçbir adım görülmediği gibi gerçek olmadığı ayan beyan olan şeyler üzerinden halka propaganda yapılıyor hala. Gerçek olmayan yani yalan olan bir şeyi yaymak, bunu üzerine bir seçim kampanyası inşa etmek, her aklıselim insanı dehşete düşürmesi gereken, korkunç bir hal değil midir? Buna nasıl sessiz kalınabilir, nasıl onaylanabilir, anlamak mümkün değil.

Seçimin ilk tur sonucuna bakılarak “boş tencerenin değiştiremeyeceği iktidar yoktur” tezinin çöktüğü söylendi. Cumhuriyet tarihinin en kötü ekonomik tablosu ve hatta ilerisi için daha da karanlık tahminler yerli yerinde duruyor, sandık sonucu “kötü ekonomi”yi cezalandırmamış gözükse de. Muhtemel bir döviz kuru şokunun beklendiğini kimse saklamıyor. Bunun neticesinde de önümüzdeki birkaç ayda baz etkisinin ortadan kalkmasıyla yeniden artması beklenen enflasyonun çok daha kötü noktalara gitmesi, alım gücünün iyice erimesi, geçim sıkıntısının içinden çıkılamaz bir hale gelmesi de beklenmekte. Bunları göstermeyip de “üretilmiş algılar” pazarlamakla vazifeli medyayı takip eden ve maalesef ki kendi meselesine bile yabancılaşmış (ucuz ekmek almak için kuyrukta bekleyip de “her şey çok iyi” demek gibi) bir toplum, velev ki “boş tencere”ye prim vermemiş olsun. Ortada ayan beyan duran realitenin bırakın ortadan kalkması, giderek daha da güç kazanmasını yaşıyoruz şu kısacık sürede bile.

Bu nedenledir ki, hemen her gün “döviz patlamasın” kaygısıyla tedbir üstüne tedbir açıklayan Merkez Bankası, apar topar bankaların durdurduğu nakit avans çekimi ve kredi mevduat hesabı düzenlemesini iptal ediverdi. Bu durumu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, “Nakit avansın kaldırıldığı haberi gerçeği yansıtmıyor. Dar gelirli vatandaşları muaf tutuyoruz. Kredi kartlarından yoğun olarak çekim yapılıp altın alınıyordu” sözleriyle açıkladı. Bir gerçeği gizlemek adına diğer bir gerçeği, farkında olmadan itiraf etti yani; dar gelirlilerin bankalara borçlu ve mahkum yaşadıkları realitesi! Kredi kartından nakit avans çekerek, yani yüksek faizli borca girerek yaşayan milyonlar realitesi, “boş tencere”nin bir diğer yüzüdür.

Bu arada, 3-4 milyar avro uğruna, sayıları milyonları bulan düzensiz mültecileri Avrupa kapılarına yollamayıp, Türk toplumunun demografisini, yaşantısını ve ekonomik yapısını tehdit eder duruma getirmek de en az “boş tencere” kadar önemli bir meseledir.

Bu safhada, bütün bu olumsuzluklar yerine fuzuli polemiklerle oyalanan insanların kendi meselelerine bigane kalmaması umulabilir ancak.