Ülkemizde yıllardan beri güçler arasında yetki paylaşımı ve kullanımı konusunda çatışma yaşanır. Güçler arasında kuvvetler ayrılığının esas ve bunun anayasa emri olduğu her fırsatta tekrarlanır. Yani, yasama, yürütme ve yargının birbirinin alanına girmemesi, kendilerine belirlenen alan içinde yetkilerini kullanması gerektiği söylenir ama bu bir türlü gerçekleşmez. Bir bakarsınız yürütmenin emrinde olması gereken bazı kurumlar yürütmeye karşı tezgâh kurmuş, yürütmeyi yetkilerini kullanamaz hale getirmeye kalkışmış, halkın oyları ile belirlenmiş yürütme yine yürütme tarafından atanmış bir takım asker-sivil bürokratlar tarafından yetkisiz kılınmış. Kısacası ülkemizdeki rejim her ne kadar demokrasi olarak tarif ediliyor olsa da, uygulamanın genel tarife uymadığı, bize has bir sistem olduğu görülür. Bu arada, yetkilerini aşan kişi ve kurumlara yönelik bir takım yasal düzenlemeler yapılır, hatta sıkça anayasa değişikliği gündeme gelir. İstenir ki, sistem otursun, hiçbir kurum bir başka kurumun yetki alanına girmesin, elbirliği ile ülkede huzur, güven sağlansın, ülkemiz gelişmiş, müreffeh bir yapıya kavuşsun. Bu isteğe rağmen ülkemizde sürekli olarak karmaşa ve çatışma hâkimdir. Bunun sebebi de erken kalkan darbe yapar misali bir takım kurumların başında bulunanların Güç bende anlayışı ile harekete geçmeleridir.

Diyebiliriz ki yürütme, yargı ve yasama arasında bu güç bende anlayışı sürekli çatışmanın temelini oluşturur. Bunun için sıkça organların ve kurumların kimin tarafından ve nasıl denetleneceği gündeme gelir. Söz gelimi, 17 Aralık tan bu yana devam eden çatışma ortamında da yine bu kimin kimi denetleyeceği gündeme geldi. Bir taraf diyor ki, yürütme yargının denetimine tabidir. Elbette yargının bir denetim görevi vardır, anayasa ve yasalarla düzenlenmiştir. Ancak, yargı anayasa ve yasalarla belirlenmiş sınırları aşan bir yetki kullanmaya kalkışırsa ne olacak Bülent Arınç ın ifadesiyle Yargıyı kim denetleyecek Yürütmeye bağlı bir takım kurumların yetkilerini aşmalarını kim engelleyecek Aştıkları takdirde bunları kim ya da hangi kurum denetleyecek, hesap soracak Söz gelimi denetleme ve hesap sorma durumunda olan kurum ile yürütmeye bağlı kurumlar yürütmeye karşı işbirliği yaparsa ne olacak

Kısacası toplumun huzur ve güvenliğini, adaletin temin edilmesini sağlamakla görevli kurumlar içinde bir takım derin yapılanmalar oluşursa ne olacak sorularının cevabını kimsenin net olarak bildiğini sanmıyorum. Çünkü ortada bir insan sorunu vardır. Eğer bir toplumda ortak değer yargıları kaybolmuş, bunun yerine günlük çıkarlar hâkim olmuşsa, hatta günlük çıkarlarının peşinde koşanlar açıkgöz olarak nitelendirilir olmuşsa yapılacak bir şey kalmaz. O zaman 76 milyonun tamamını birbirinin denetçisi haline getirmek gerekir ki böyle yapılsa bile sonuç alınamaz. Çünkü bu durumda toplumsal bozulma ve çürüme gündeme gelmiş demektir. Bu bakımdan kurumların hak ölçülerine tabi olması ancak o kurumlardaki görevli insanların hak ve adalet ölçülerine sahip ve bunu içselleştirmiş olmaları gerekir. Ülkemizdeki bozulma sadece kurumsal bir bozulmanın ifadesi değil, fert planındaki çözülmenin kurumlara yansımasıdır.

Bu noktada yıllar önce rahmetli Erbakan Hocamın notlarından gazetemizin Ankara Temsilcisi Mustafa Yılmaz ve arkadaşlarınca derlenmiş DAVAMIZ adlı kitaptan kısa bir bölüm aktarmak istiyorum:

Akıl, İslam ve imanın emrinde olursa en büyük nimet, nefsin ve şeytanın elinde olursa en büyük felaket olur. Dünya hayatı, çok önemli bir imtihandır. Müminler için esas olan ahirete imandır. Nefeslerimiz sayılıdır, bunlar Allah yolunda harcanmalıdır.

Sanıyorum daha fazla söze gerek yok. Mesele insanımızın gönül ve akıl dünyası ile ilgili. Bu dünyanın denetim altına alınması ise İslam ile mümkün