Rahmetli babamın hayatında kahve, çay ve sigaranın vazgeçilmez bir yeri vardı. Babası, yani dedem, başta rahmetli halam olmak üzere bazı kişilerin anlattıklarından çıkardığım, fazla çocuk isteği olduğuydu. Birkaç evliliğine rağmen sadece son eşi olan rahmetli ninemden bir kız ve bir erkek çocuk sahibi olabilmiştir. Osmanlı dönemi toplumsal yapı, aynı zamanda idari ve siyasi yapıyı da belirlediği için “Ağa” statüsü, genel kültürel anlamından farklı bir anlamı da içerirdi. Babamın hayatında vazgeçilmez görünen kahve, çay ve sigara alışkanlıkları buradan mı geliyordu, diye de düşündüğüm oldu. Bir de, özel eğitim alması. Bundan dolayı, okuma ve yazma bakımından Osmanlıcaya belli ölçüde hâkimdi. Onun için Kur’an-ı Kerim yanında matbu ve elyazması Osmanlıca kitapları, onun dördüncü bir vazgeçilmezi sayılabilirdi. Ne yazık ki, o kitaplar sağlığında ve sonraları ortadan kaybolup gittiler.
Kahveyi sade içerdi, ama çayda şeker kullanırdı. Sabah namazını kılar kılmaz çayını bizzat kendisi demler, kahvaltıdan, daha doğrusu çorbadan önce içerdi. Buna karşılık rahmetli annem, insiyaki olarak çayı adeta zararlı görür, sabahları çorba içmemizde diretirdi. Sanıyorum köyde çay ile kahvaltı yapan tek aile bizimki olmalıydı. Fakat çorba ve çay rekabeti hep sürüp gitti. Açıkça anlamaya başladığım ‘60’lı, belki daha erken, yıllarda çay sabah kahvaltısının ayrılmazı oldu. Annemin özenle hazırladığı kaymak ve tereyağı da. Özellikle kaymak yememiz için annemin ısrarı belirleyiciydi.
Kahve neyse de, çay şeker olmadan düşünülemeyen içecekti. Ancak şeker ender bulunan bir maddeydi. Onun için sınırlı tüketimine rağmen çayda pekmez kullanımı söz konusuydu. Çünkü şeker üretimi çok sınırlı olduğu için bulunması da bir hayli sınırlıydı. “Kelle şekeri” tek tipti ve çakıl taşı görünümünde, erimesi bir hayli güçtü. Toz şeker daha sonraları ortaya çıktı.
Bölük-pörçük olarak naklettiğim hatıralar ‘50’li, ‘60’lı yıllara aittir. Üniversite ve ilk memuriyet yıllarımın Ankara’sının ‘70’li yıllarında da şeker hemen bulunan veya ulaşılan tüketim maddesi değildi. Arda bir karaborsaya düşerdi veya ithalatında gecikme olduğu gibi gerekçeler ile piyasadan kaybolurdu. Hatta ‘77’de Sakarya/Adapazarı Mühendislik ve Mimarlık Akademisine Asistan olarak naklen geçtiğimde, Şeker Fabrikası olmasına rağmen, karaborsaya düştüğünü ve mahallenin bakkalının imtiyazıyla bir kutu şekeri zar zor temin ettiğimi hatırlıyorum. Tıpkı tüp gibi. Tüpü de, şehrin merkezinde Belediye İşhanında kuyumculuk yanında tüp bayiliği olan biri birkaç kez sağlamıştı.
Öteden beri, özellikle 27 Mayıs 1960 İhtilalinden sonra, makul araştırma ve incelemeye dayandırılmadan yoğun, ama aslında içeriksiz kamu-özel sektör karşıtlığı siyasette baş tartışma konusu olageldi. 24 Ocak 1980 Kararları ve arkasında Özal’ın “liberalizmi” tartışmayı “özel sektör” lehine döndürdü. Arkasından, hâlâ devam eden Kamu İştiraklerinin satılması ya da ne olursa olsun dercesine elden çıkartılması süreci başladı ve devam ediyor. “Özel sektör” denildiğinde mahallenin bakkalından holdinglere kadar uzayan bir iktisadi faaliyeti yapan kuruluş ve kurumlar kastedilir. Buna karşılık kamu sektörü bütünüyle devletin iktisadi-ticari faaliyetleri yapmak üzere oluşturulmuş kurum ve kuruluşları ifade eder. Bu kabaca ayrım, kendiliğinden bir anlam ifade etmez, daha doğrusu böyle bir ayrım kendiliğinden bir amacı içermez. Toplumun ihtiyaç duyduğu iktisadi faaliyetlerin toplumun bütününü doğrudan ilgilendiren amaçlarını gerçekleştirmek üzere nasıl bir yol takip edileceği asıl sorundur. İyi-kötü Türkiye’de ekonomi-politik olarak ifade edilecek olan, Devletin görev ve yükümlülüğünün belirlenmesidir. Bu bakımdan “Karma Ekonomi” olarak nitelenen ekonomi-politik toplumun ihtiyaçlarını karşılamada ve devletin devlet olabilme niteliğini kamu yararı doğrultusunda icra etmede önemli sonuçlar sağlamış mıdır, sağlamamış mıdır? Sanırım sorunu bu temelde ele almak gerekiyor. İkinci Mahmut, dolayısıyla Tanzimat’tan beri ekonomi-politikin salınıp durduğu şey burada ortaya çıkmaktadır. Tarihi verilere bakıldığında bile, “özel sektör” yaftasıyla örtülen “iktisadi emperyalizm”dir. Devletin eğitim, sağlık, adalet ve güvenlik gibi dört temel işlevini gerçekleştirmesi, zorunlu olarak bunları doğrudan ilgilendiren ve iktisadi nitelikte ortaya çıkan faaliyetleri de üstlenmesi kaçınılmazdır. Bu faaliyetten kendini çeken bir devlet, varlığını ve yetkilerini sınırlı bir gruba terk etmiş olur ki, bunun adı oligarşi (oligarkhia)dir. Oligarşinin, Platon’un deyişiyle, meziyeti menfaattir. 24 Ocak Kararları ve “Özalizm” böyle bir kötülüğün kapısını açmıştır ve hâlâ açık mı kalacaktır?