Kelebekler de göç ederler

Abone Ol

MAZLUM coğrafyanın kelebekleriydi onlar. Bir farkla ki

zamanı gelince değil zalim gelince uçuyorlardı. Yurdunu, malını mülkünü

bırakarak gidiyorlardı üstelik. Doğup büyüdükleri topraklar buram buram kan ve

zulüm kokmaya başlamıştı. Ne geceler ne de gündüzler rahat olmalarına

yetmiyordu. Her an ölümle burun buruna olmak zorlarına gitmiyordu da

Müslümanların kendilerinden haberdar olmamaları ve sahip çıkmamalarına

dayanamıyorlardı.

Bin bir zahmetle yollara düştüler. Aç ve susuz olsalar da

gece yıldızları, gündüz güneşi hâlâ görebilmek bile onları mutlu etmeye

yetiyordu. Durmadan yürüyorlardı. Arkalarından gelen eceldi. Geçmişte

hayatlarını sürdürdükleri o yerlerde şimdi zulüm ve şiddet kol gezerken virane

olmuş evler ve çukurlarla dolu bomboş sokaklar kalmıştı. Yurtlarından uzakta

bilinmeze kanat çırpan kelebekler kısacık ömürlerine ne zorluklar

sığdırmışlardı. Özgürlüğe kanat çırpıyorlardı artık. Her şey geride kalmış ve

korkusuzca sabahlayacakları, gündüzleri acaba akşamı görebilecek miyiz diye

endişe etmeyecekleri günlere kavuşacaklardı. Hep o umutla kanat çırpıyorlardı.

Günlerce yürümelerine rağmen yine de vaz geçmemişler, yorulmamışlardı kanat

çırpmaktan.

Biliyorlardı eğer yeterince kanat çırpabilirlerse

fırtınalara bile yön verebileceklerdi. Ardı sıra gelen zulüm fırtınasını belki

bu şekilde alt edebileceklerdi. Yılmadılar kanat çırpmaktan ve sürekli

çırptılar kanatlarını. Kimi bir sahilde karaya vurdu umarsız bakışlar arasında,

kimi başka bir azgın zalimin çelmesiyle yere düştü sözde kameraman olan. Kimi

umut bağladıkları ama gerçekte zulmün ağa babası olan batının gerçek yüzünü

gördü. Kimi ise kendinden bildiği, kardeşten yakın gördüğü dindaşlarının

kalleşliğine tanık oldu.

Irak la başlamıştı kelebekler kanat çırpmaya ve göç

etmeye. Sonra ardı arkası kesilmedi bu göçünün. Afganistan, Arakan, Libya

derken şimdi de Suriye den milyonlarca kelebek havalandı. Tüm mevsimlerin

hazana döndüğü bir coğrafyada insanlar için çok zordu göçecek bir yer bulmak.

Fırtına öylesine güçlüydü ki önüne kattığı her şeyi yok ediyordu. Ne devletler

ne de insanlar bu fırtınanın önünde durabiliyorlardı. Her geçen gün bir

bilinmeze doğru giderlerken bilinen sona mı yaklaşıyorlardı yoksa

Oysa şiir tadında bir yaşam hayal etmişlerdi. Her gün bir

dizesinin yazıldığı bir şiirdi yaşantıları. Şimdi ise en kötü gecenin kâbusu

bile yaşadıklarının yanında tozpembe bir rüya gibiydi. Gelincik tarlalarında

yaşamıyorlardı belki ama dağlardan esen tatlı bir rüzgârla gelen dağ

çiçeklerinin kokusu yetiyordu onlara. Belki şiirlere konu olmuyor, şairlere

ilham vermiyordu ama yine de her dizeden daha güzeldi onlar için o yerler. Günbatımında

selfie yapmamışlardı belki ama her gün batışı onlara sıcak yuvalarında olmanın

hazzını tattırıyordu. Neticede bir yuvaları vardı ailece sığındıkları.

Bulutlara her baktıklarında hayallere dalıyor, kimi sevdiğini kimi eşin dostunu

düşlüyordu. Yağan her damla toprakla buluştuğunda memleket kokusu bir başka

olur deyip içlerine çekiyorlardı. Yeşili bir başka güzeldi o yerlerin, insanı

bir başka güzel.

Şimdi her şey geride kalmıştı. Ne hayal yüklü bulutları

düşünecek haldeydiler ne de düşen damlanın toprakla buluşmasının rayihasını

koklayacak. Hayatta kalma mücadelesi içerisindeydiler. Ama yine de bir gün geri

dönmek umudunu yüreklerinde bir yerde hep yeşil tutuyorlardı.

Soldurmayacaklardı ümitlerini. Biliyorlardı ki ümidini kaybedenlerin yaşaması

daha zordu. Ve onlar biliyorlardı ki; ümmetin beraber olduğu, İslam birliğinin

sağlandığı bir dünyada onlar mutluluğa kanat çırpacaklardı.

Minik bir tebessüm

Devlet adamının iyi yüzlülüğü

Kamil Paşa, sadrazamlığı sırasında, devletin önde gelen

kişileriyle bir yemek sebebiyle birlikte olmuş. Devletlilere önceden bildirilen

mükellef yemekler iştahla yendikten sonra, meyve faslına geçildiğinde masaya

buzlu çilekler gelmiş. İlk olarak uzanan Yusuf Kamil Paşa, çatalını sapladığı

iri bir çileği ağzına götürürken kazara masadaki tuzluğun içine düşürmüş. Ama

ziyan olmasın diye tuza bulaşmış çileği alıp tuzlu halde yemiş. Berbat bir tat

verdiği halde bozuntuya vermemiş ve masada bulunanlara:

- Arkadaşlar, tuzlu çilek hiç de fena olmuyormuş, isteyen

deneyebilir, diye tavsiyede bulunmuş. Bunun üzerine birkaç kişi denemiş.

Deneyenler:

- Paşam gerçekten nefis oluyor...

- Bundan sonra çileği hep tuzlu yemek isterim.

- Tuzlu çileğin lezzetini keşfetmekte geç bile kalmışız,

gibi asılsız, paşaya yalakalık için açıklamalarda bulunmuş.

Kamil Paşa, o esnada masada bulunan, dönemin

aydınlarından, yeri geldiğinde sözünü esirgememekle tanınan, Ermeni asıllı

Minas Efendiye de:

- Arkadaşların görüşleri için sen ne dersin Minas Efendi,

diye fikrini sormuş.

Minas Efendi kendisine yakışır şekilde cevap vermiş:

- Paşam, bu adamlar özel hayatlarında bu düşüncelerini

söyleseler üzerinde durulmaya değmezdi. Fakat devlet hayatında da böyle

ikiyüzlü davrandıkları için, ülkede işler bu yüzden kötüye gidiyor.

 

İlgilisine Notlar:

Dünyadaki karmaşanın nedeni, eşyaların sevilmeleri ve

insanların kullanılmalarıdır. Cemil Meriç