Kaynak değil tercih meselesi

Abone Ol

Türkiye’de öteden beri siyasetçilerin sığındığı bir argüman vardır. Bu argüman yerine göre bir mazerete de dönüşür. İktidar mevkiindekiler, küçük bir icraatı bile büyüterek anlattıkları gibi yapmadıklarını veya yapamadıklarını da türlü çeşitli bahane ve mazeretlere bağlarlar.

Bu mazeretlerin başını da “kaynak yok” çeker. Aslında yapma niyetinde olunduğu ancak “kaynak yetersizliği” nedeniyle yapılamadığı, Türk siyasetinin en büyük klişelerindendir. İşin enteresanı, hemen her devirde de olmadığı söylenen “kaynak”, bir başka meselede bir anda bulunuverir.

90’lı yıllarda, Refahyol hükümeti dönemi öncesini hatırlayalım. Her zamanki gibi süregelen yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı gibi sorunların yanında o dönemde de rantiyeye yüksek faizler ödeniyor, bütçe rantiyeye akıyordu. Erbakan Hükümeti, ki gücü zerresine kadar elinde tutan bir “tek parti iktidarı” değil bir “koalisyon hükümeti”ydi, göreve gelir gelmez çalışanlara, işçi ve memurlara, emeklilere büyük zamlar verebildi. Bunu yaparken Merkez Bankası matbaasına fazla mesai yaptırılmadı, yani para da basılmadı, hesapsız kitapsız ve yüksek faiz mukabilinde iç veya dış borçlara da başvurulmadı.

Bu ülkenin mevcut potansiyelinin ve kaynaklarının yeterli olduğu ve doğru bir planlamayla kaynak paketi oluşturulabileceği bilinciyle sadece faizcilere akan kaynaklar kesildi. O sayede bile 20 milyar dolar gibi bir kaynak oluşturulabildi. O para da vatandaşın hizmetine sunuldu, maaşlara esaslı bir zam yapıldı.

Burada söz konusu durum, aslında Türkiye’nin her dönemi için geçerli bir husustur. Dünyada görülmemiş bir şekilde, neredeyse vatandaşın aldığı nefese bile vergi koyarak elde edilen gelirler, hesapsız kitapsız yapılan yüksek faizli borçlanmalara veya hesapsız kitapsız girişilen birtakım “çılgın projelere” yetmiyor diye “Kaynak yok” demek insanları yanıltmaktır.

O olmadığı söylenen kaynak, her ne hikmetse belli zümreye ait iş adamlarına, sermaye sahiplerine vs bulunabiliyorsa, mesele o zaman kaynağın olmaması değil, kaynağı kullanırken yapılan tercihlerdir.

Vatandaş, o tercih meselesinde bir türlü öncelik kazanamıyor maalesef. Ancak seçim öncesi dönemlerde ağızlara çalınan bir parmak bal kabilinden birtakım şeylerden nasipleniyor ve sonrasında da çay kaşığıyla verilen kepçeyle geri alınıyor. Vatandaş “ilk tercih” olmadığı müddetçe de bu şekilde devam edecek gibi gözüküyor.

Misal, sefalet seviyesinin bile fersah fersah altında kalan emekli maaşlarına adeta sadaka gibi yapılan iyileştirmenin(!) maliyetinin 65-70 milyar lira olduğu söylenirken, bu sene bütçeden faize 2 trilyon lirayı aşkın bir kaynak aktarılması öngörülüyor. Faizciye ödenecek 15-20 günlük parayı emekliye güç bela vermek mi iyileştirme oluyor yani? Bu duruma bakarak vatandaşın “ilk tercih” olduğu söylenebilir mi?

İktidar partisinin grup başkanvekili, "Türkiye'nin şartları müsait olduğunda emekli maaşları gözden geçirilecektir." diye bir mazeret ileri sürerken, farkında olmadan emekliye asgari ücret kadar bile ücret verilemeyecek noktaya nasıl gelindiğini kabul ediyor aslında. Halbuki, görevi devraldıkları zamanki tabloda emekli maşları asgari ücretin 1,5 katı düzeyindeydi.

Meseleye baştan “kaynak yok” diyerek bakmak, aslına bakılırsa bütçede bir yerlerde olan o potansiyeli de aramaya gerek bile duymama sonucunu doğuruyor. Borç ve faizlerine, dolayısıyla da rantiyeye bulunabilen kaynağın, tek gündemleri geçinmekten de öte hayatta kalabilmek olmuş olan insanlara bulunamaması da acı bir tabloyu önümüze koyuyor.