Kayıp yılın tortusu

Abone Ol

Genel bir gözlemle 2007 yılına bakılırsa, çok önemli sorunların, ne yazık ki sığ denebilecek yaklaşımlarla, sözde tartışmaların perdeleyerek örttüğü, aynı zamanda kararttığı yıl olarak değerlendirilmesi mümkündür.

İktisadî bakımdan, ülkenin ve devletin, IMF patentli, gerçekteyse küresel kapitalist sömürünün olabildiğine derinleştiği bir politikanın atıl figüranı olmaya fazlasıyla uyumlu hale getirildiği söylenebilir. Üretim, istihdam, işsizlik, tasarruf, yatırım, kalkınma vb. kavram ve olguların herhangi bir heyecan doğurmayan anlamlar, daha doğrusu anlamsızlıklar olduğu görülmüş olmalıdır. Sözgelimi, bir ortak payda oluşturması beklenen TÜİK in verileri, salt haklı çıkma iddiasının desteklenmesine yardımcı malzeme olmanın ötesinde bir anlam içeriyor mu, sorusunu bile karşılamaktan uzaklaşmış gibidir. Bir bakıma anlamsız önerme işlevi görmekten başka işe yaradığı söylenebilir mi Hatta Maliye Bakanı nın hesabını kitabını yapmışçasına emin bir şekilde daha önceleri söyleyegeldiği "Babalar gibi satarım!" söylemi, olumlu ya da olumsuz bir tepkinin konusu olma haysiyetinde bile görülmez olmuştur.

Oysa iktisadî yapı, insan, toplum, ülke ve devleti zehirleyerek çürüten bir mahiyet kazanmıştır. İktisadî faaliyetlerden, siyasî tutum ve tercihlere, kültürel değerlerin özümlenerek geliştirilmesine kadar, bu çürümenin ufûneti ve küf gibi kokusu içteniçe sirayetini sürdürmektedir.

Siyasî tutum ve tercihler, daha önce iki yazıda işaret etmeye çalıştığımız "seçmen azgınlığı" (27 Temmuz 2007 tarihli yazı) ve "seçmen yığınlaşması" (26 Temmuz 2007 tarihli yazı), dolayısıyla "halkın partisi" ile "seçmenin partisi" (3 Ağustos 2007 tarihli "Halkın Partisi, Seçmenin Partisi" adlı yazı) şeklinde derin ikilemin görünür hale gelmesinin temelini oluşturmuştur. Bunun iktisadî yansıması, sermayenin bir azgınlık elinde terakümü, yoğalması, yani toplanmasına karşılık, toplumun üretici kesiminin gelir adaletsizliğine mahkûm edilmesidir.

Gerçekte, 22 Temmuz seçim sonucunda ortaya çıkan sonuç, bu adaletsiz ve çarpık yapının açık bir göstergesidir. İstanbul un anlatılmasında başvurulan bir sembolü kullanırsak "Nişantaşı"yla "Çeliktepe" aynı sandıkta oydaş hale gelmiştir. Eşyanın tabiatına aykırı bir olaydır bu. Bir başka ifadeyle, hiç bir gerçekliği karşılamayan "sanal" olan ile lök gibi ortada duran somut gerçeklik, özleri itibariyle ayrı ve birleşemez niteliklerine rağmen bu noktada özdeşleşmişlerdir.

Buradan hareketle 2007 yılındaki siyasetin kimyasının ne türden karşıt unsurları içerir hale getirilebildiğini tahayyül edebiliriz. Siyaset, en azından somut temelleri olması gereken insan, toplum, ülke ve devlet öznelerinden soyutlanarak adeta yabancılaşmış ya da yabancılaştırılmıştır. Bu düzenek içinde yer alan siyasî aktörlerin bizimle ortak değer ve paydaları, farklı algılamalara rağmen, aynı duyarlıkla kavradıklarından sözedebilir miyiz Acıtıcı olsa da böyle bir soru, bugünkü siyasetin muhatap olmaktan kaçamayacağı bir gerçekliği içermektedir. Ne var ki, bu durumu, siyasî aktörlerin bireysel davranışlarına indirgeyerek, asıl olan genel görünümü gözden kaçırma tehlikesine bırakıyoruz. Nitekim 2007 nin bahar aylarında ortaya çıkan Anayasa tartışmaları, cumhurbaşkanlığı çekişmeleri ve seçimin öne alınması fırsatçılığını, hep bireysel özelliklerin odağında hapsetme aymazlıkları, adeta siyaseti anlamsızlaştırmıştır.

Daha doğrusu siyaset ülke, toplum ve devlet mecrasından kişisel keyfiliğe sürüklenmiştir. Buradan gidilecek yer ve yön, kaçınılmaz olarak parti devleti ve onun getireceği oligarşik sulta, bir zamanlar tek parti rejimi için kullanılan "ceberrut yönetim" olacaktır. Bir yıl önce dikkat çektiğimiz "parti devleti" tehlikesi hızla yol almaktadır. Medyada arada bir bu olgu dile getirilmeye başlanmış olsa da, zaten medya büyük çoğunluğuyla bu oligarşik sultanın, eşdeyişle "ceberrut yönetim"in değirmenine su taşıma hizmetine girmiş gözüküyor. Yurtdışı gezilerde başbakan uçağına (dikkat: "başbakanın uçağı" denilmekte) binebilmek ya da cumhurbaşkanının kahvaltısında bulunabilmek bir lütûf gibi algılanır olmuştur.

Özetle, zaten 2007 yılı "aslı yok dağında yüzbin koyunum var benim" türünden türkülerin çığırıldığı bir süreç olmuştur. Ama bu sürecin nasıl bir encama sardıracağı 2008 yılını da daha başından gölgelemiş gibidir. Bu gölge, gidilen yerel seçimlerle ya tam karanlığa ya da parçalanmaya bağlı gözüküyor.