Kayınvalide

Abone Ol

Bakışlarını hep yerde tutmak zorunda idi ama her seferinde yanılıp bir çocuk gibi ömrünün son yıllarında muhatap olduğu insanın yüzünde düğümlüyordu. Yine her seferinde aynı acıyı yaşıyordu. Bazen hayal kuruyordu. Muhatabının yüzünde gülücükler gördüğünde kendisine sanıp mutlu oluyordu, sonra kış güneşi gibi gelininin yüzünde kaybolan ışıklarla umutları da solmakta idi.

Bir çocuk gibi kendi kendine mırıldanmakta idi, “sen bana surat asma, ben hep yanılayım, beni seviyorsun sanayım, gerçek olmasa da bu yanılgıya ne kadar çok ihtiyacım var”. Gelinin yüzündeki her ışıklı tebessümü kendi üstüne alınıp seviniyor, her şey yoluna girdi, o gerilimli hava dağıldı zannıyla ağzını açıp bir iki kelam ediyor ama gelinin güzel yüzü bir anda kutup soğuğuna bürünüp sen sus anlamında baktığında anlıyor o ışıklı tebessümlerin kendisine değil, başkalarına olduğunu.

Aslında suçu kendisinde bulmaktadır, milyon kez demiştir kendisine, “bak kızım ağzını açma, sus, sen konuştukça kadını çileden çıkarmaktasın, sus ki dayanamadığı varlığını bir an olsun unutsun”. Torunları da anneleri gibi kutup rüzgârları üfleyen bakışlarını kullanmaktadırlar, babaannelerinin yüzüne bakmak zorunda kaldıklarında. Bir şey sorsa cevap vermemekteler, sofraya geldiğinde de bir vebalı gibi yanındaki sandalyelerden kaçıp en uzağa oturmaktadırlar, ortak yedikleri salataları ayrılsa da, belki öksürüğün virüslerine uğramamak için kendisinin bulunduğu tarafa bile bakmamaktadırlar.

Mukabeleye devam ettikleri komşu evinde birkaç dost ile karşılaşıp sevinmekte bu gülen insan yüzleri onun azığı katığı olmakta, günün en büyük neşesi olarak gördüğü mukabelede huzurla oturmakta ama evlerine dönerlerken gelininin nasıl üflediğini komşulara belli etmemek için hep gülümsemekte idi.

Bazen bastonuna yaslanıp geçmişi düşünüyordu, milyonlarca anne gibi adanmış hayatlardandı kendisininki de. Ama güzel yıllardı, belki yoksullardı belki çok yorulmakta idi, gecekondunun bahçesine kurduğu ateşte kaynattığı çamaşırları leğende çitilerken elinin üzerinde her seferinde kocaman bir et kopup günlerce kanadığını, kor ateşi ütüye doldurup gaz lambası ışığında gece yarılarına dek çocuklarının iç çamaşırlarına değin ütüler yaptığı. Evlerindeki mutluluğu, eşinin işten dönerken ellerindeki filelerle evine getiren elli kuruşluk minibüse binmeyip bir saat yol yürüyüp o araç parasını bile birikim yaparak hep kendilerinden kısarak çocuklarına gelecek kurduklarını.

Kurmuşlardır da. Başkalarının yanında işçilikle tutundukları hayatları meyvelerini vermiş kendileri bir atölye açarak işçiler çalıştırmaya başlamışlardır, çocuklarına hayatı devrettiklerinde atölye küçük bir fabrikadır artık, gelinleri de kendisi gibi çamaşırları ellerini patlatarak çitilemekten uzak, hizmetçinin her gün gelip evi toparladığı bir konfor içerisindedir.

Bazen gelinin komşulara şöyle dediğini duyuyordu: ”Ben kayınvalide olacağım, gelin alacağım, kaynananın kaynanası olur mu, hâlâ başımda”. Komşularından onay beklese de kimse ona hak vermiyordu ama yaşlı kadının aklı çıkmakta idi, çocukluğundaki komşularında da buna benzer bir durum vardı, gelin kayınvalidesi için ölse de kurtulsam diyordu, çok korkunç bir şey olmuş, gelin ölmüştü. Şimdi bastonuna dayanmış, düşünüyordu, ya Rahman yine böyle bir hüküm verirse, kendisinin ölümünü beklerken ya gelinine bir şey olursa, bu çocuklar annesiz ne yapar, sonra gözyaşlarını silerek dua ediyordu, “Ya Rab, sıralı ölüm ver, yavrularımın başını bozma, gelinim cahil sen onun kusuruna bakma, çok ağır gelmekteyim artık onlara biliyorum, emanetin olan canımı tez zamanda al da kurtar beni dünya sürgünlüğünden.”