Coğrafyayı vatan haline getiren en önemli etken kültürdür. Eğer bir toprak parçası hayatınıza karışmamış, sizinle birlikte değişmemişse, orayı sahiplenmeniz boşunadır. O bakımdan, lirik şiirini Cumhuriyet döneminde oluşan resmî ideolojiye feda eden Ahmet Kutsi Tecer in şu dörtlüğünde ifade edilen hususun hayatın gerçeğiyle hiçbir ilgisi yok: "Orda bir köy var uzakta, / O köy bizim köyümüzdür, / Gitmesek de gelmesek de, / O köy bizim köyümüzdür."
Yukarıdaki mısraların tekerleme üslubu hoşa gitse de, sanal bir vatan duygusu ortaya koyduğu görülüyor. O yüzden de resmî ideolojinin yörüngesinde yazılmış şiirlerle romanların tipik örneği olarak M. Faruk Gürtunca nın şu dörtlüğüyle birlikte anılır: "Sen ne güzel bulursun, / Gezsen Anadolu yu, /Dertlerden kurtulursun, / Görsen Anadolu yu."
Bu manzumeler Anadolu sevgisini sathî bir tarzda ortaya koyarken, sanal bir dünya ve garip bir vatanseverlik duygusunu da yansıtıyor. Anadolu gerçeğini uzun zaman görmezden gelen bir memur edebiyatının, dünyada benzeri olmayan yapay edebiyat örneği olarak köy romanlarına zemin hazırladığını biliyoruz. Köy Enstitülü yazarların. Pozitivist bir dünya görüşüyle yalan-yanlış mesajlar veren ve köylü tipi bir Komünizm için Sovyet propagandacılığını aydınlatma görevi sayan anlayışlarının yanlışlığı, köy çocuklarının önemli bir kısmını dünyadan habersiz hâle getirerek harcanmasına yol açtı. 68 Kuşağının şehirli çocukları devrimcilikten dönerken, köylü kökenlilerin çoğu uyumsuz kaldı.
Osmanlı sentezinin dağılışı
Osmanlı kültürü. Akdeniz çevresinde üst üste yığılmış Mısır, Babil, Asur, Yunan, Roma, Bizans, İslâm medeniyetiyle birlikte Arap, İran ve Orta Asya Türkleri nin kültürel mirasını özümsemiştir. Devletin idarî yapısından mimarî ve mûsikî gibi sanat ve kültür değerlerine kadar, kendinden önce bu çevrede yaşamış toplumların bakiyesini de içinde barındıran Osmanlı. Roma nın baskıya dayanan barışını adalet esasına dayandırarak bu coğrafyaya hâkim kılmıştır. Bu toplumun insan anlayışı, kendi dışındakilere de olabildiğince hoşgörülü ve farklılıklarını korumasına imkân veren, çağdaş Avrupa uygarlığının çok ilerisinde bir perspektife sahiptir. Yunus bu dünya görüşünü şöyle ifade etmiştir:
"Yaratılanı severiz Yaratan dan ötürü"
Son yüzyılda Ortadoğu ve Balkanların yaşadığı en büyük travma, Osmanlı Devleti nin çöküşüdür. Çöküşü hızlandıran, Batılı müttefiklerin saldırılarını psikolojik olarak en çok etkili kılan, Osmanlı aydınlarının içine düştükleri yenik psikoloji ile Batı Avrupa hayatına duydukları özlem ve özenti tavırdır. O yüzden, teknoloji transferi için gönderilen paşazadelerin çoğu, oralarda ya bir jigoloya dönüştüler veya üçüncü-dördüncü sınıf Batılı sanatçılara hayran olarak döndüler. Bu hayranlık, toplumun yönetici kesimini komplekse soktuğu kadar her alanda başarısızlığa da mahkum kıldı. Askerî ve siyasî sonuçlar, esasen kültürel yenilginin bir sonucu.
Kültürüne sahip olamayanın vatanı her zaman tehlikededir. O yüzden Osmanlı nın yaşadığı çöküntünün belki de büyük ağırlığı, Anadolu insanının omuzlarına çöktü. Necip Fazıl bu durumu Sakarya Türküsü nde, "Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya!" şeklinde ifade etmiştir. İstiklâl Savaşı, Millî Mücahade ve Millî Mücadele süreçlerinden geçen askerî ve siyasî bir hareketin son adıdır ve Türkiye Cumhuriyeti nin kurulmasıyla sonuçlandı. Fakat kültürel alanda hâlâ "Millî Mücadele" süreci devam ediyor, amacına henüz ulaşamadı.
Anadolu hayatının yağmalanması
Baştan beri sinema ve televizyonlarda aşiret, töre ve konak hikâyelerinin sık sık popüler hale gelmesi, sanal Anadolu edebiyatının yansıması niteliğindedir. Entrikası bol sürükleyici hikâyelerle şiddet ve dehşet sahnelerinin çok olduğu yapımlar sanki Amerikan filmlerinin bir kopyası. Kan davası veya arazi kavgasıyla servet ve itibar yarışı telaşına düşen insanların bu toplumda yaşadığına inanmak zor. Reyting almak hesabına feda edilen insanî değerler ve özellikle de köklü Anadolu aileleriyle ilgili hikâyelerin bir tarafı İstanbul un belirli çevrelerinde yaşayanların fantezisini buraya aktarmasından ibaret. Bir yanı da maalesef bu fantezilerin Anadolu hayatına ve kültürüne iftiralara kadar uzanıyor.
Bunlar arasında, hanım-hizmetçi meselesi kadar, çoluk-çocuk sahibi hanımağaların aşk hikâyesi de tuhaf... Amerikan dizilerini andıran ilişkilerle geliştirilen hikâyede, Anadolu hayatı da karalanıyor. Önceleri bilmeyecek- haberdar olunca da ne kadar bozarsanız o kadar iyi olacak sinemacı tavrı... Ama "aldatmak" nasıl "aşk" değilse, "rezâlet" de "gönül ilişkisi" diye sunulamaz. Üstelik gerçekliği de yok.
Anadolu dışındaki insanların, yaşadığı coğrafyada barınamaması, başlarına gelen her türlü felâketten sonra, anavatan bildikleri Türkiye ye sığınmalarına yol açıyor. Cengiz Dağcı nın bir romanına ad olan "Yurdunu kaybeden adam" durumu, yalnız Türkiye ye sığınan soydaşlarımızın yaşadığı olguyu anlatmıyor; aynı zamanda bin yıllık Anadolu hayatıyla insanının da kayboluşunu açıklıyor.