Her kriz kaynağına göre değerlendirilir. Ağustos ayında dolar, lira bazında % 65 arttığına göre bu kriz “döviz krizi”dir. Bu krizin temelinde “özel sektörün şımarıklığı” yatmaktadır. Ucuz borç imkânı bulduğu halde bunu yatırıma ayırıp borcu üretim üzerinden ödemek varken, verimsiz üretimler yatmaktadır. Elbette bunu tetikleyen “devletin sosyal desteği” olmuştur. Bu destek, 2009 yılında döviz hesabı olmadığı halde dövizle borçlanma hakkı verilmesiyle oluşmuştur. Böylece özel sektörün borcunun milli gelire oranı dünyada % 20 iken Türkiye’de % 38 olmuştur. Ara mamul ve sermaye ürünü ithalatı % 90 oranında olduğu için sürekli cari açık veren bir ekonominin “fazla finansallaşması” kaçınılmaz sonu doğurmuştur.
Bir zamanlar çiftçisi parayı koyacak yer bulamazken, kredi kullanmak zorunda kalan çiftçi oranının % 96 olması her şeyi özetliyor. Rezidans ve gökdelen sayısı en fazla olan ülke olduk ama hane halkı tasarruf oranı sürekli düştü. Peki 15 yıl istikrarlı bir şekilde ekonomisini sürdüren bir ekonomi nasıl oluyor da üç ayda böyle bir krize sürükleniyor? Bu sorunun cevabı, istikrarın kime kazandırdığı ve kime kaybettirdiği ile açıklanabilir.
Sürekli bankalara, sıcak paraya kazandıran, üstelik elde ettiği parayı betona gömen bir anlayış sorgulanmadığı için istikrarın milletimize kaybettirdiği fark edilmemiştir. Yaşadığımız krizle fark ettiğimiz aslında 2000 yılı sonrası “istikrar” olarak yansıyanın millete yansımadığıdır. Mesela, milli gelirin reel artışından emeğe hiç pay verilmemiştir. Mesela, “para bolken ve faizler düşükken katma değerli yatırımlar yapılmamıştır”. Üstelik şimdi “orta yaş” fırsatını da kaçırdık.
Millete kaybettiren bir istikrarla kimsenin yüzü gülmedi, gülmeyecek! İmalat payının sürekli düştüğü bir ekonomide istihdam nasıl büyütülebilir ki yüzümüz gülsün? Sorunlu kredilerin oranı sürekli yükselirken, yatırımlar düşerken yüzümüz nasıl gülsün? DPT’nin kapatıldığı, kalkınma ajanslarının çalışma mantığının çalıştırılmadığı, kalkınma planları yerine 100 günlük hedeflerin açıklandığı bir ekonomi nasıl umut olsun? Asıl sorun, ekonomik gibi gözüken bu krizin, kurumların çalış-tırıl-maması sebebiyle yönetim sorununa dönüşmesidir. Sadece sermaye değil, bilgi ve tecrübe de kaçıyorsa, “ego”sistem yerini ekosisteme bırakmalıdır. Çünkü, “ata kibirle binen, eve yürüyerek döner”!