Kaybettiğimizi Bulmaya Çalışıyoruz

Abone Ol

O devri yaşayarak bilmiyoruz.

Yazılanları okuyarak, okuyanları dinleyerek bilmeye çalışıyoruz.

“Bir zamanlar” diye başlayan yazı ve konuşmalarda, kuşlara bile ev yapıldığını duyduğumuzda, her ailenin evinin olduğunu ve sıranın kuşlara geldiğini hayal ediyoruz.

“Bir zamanlar” diye başlayan yazıda Müslümanlar, “Anam babam sana feda olsun” dediği peygamberinin bir hadisine dayanarak komşusu açken kendisi tok uyumazmış.

Bir zamanlar, Ahilik teşkilatı gibi kurumlar, ustalarına, çıraklarına, kendi yediğinden yiyebilecek, giydiğinden giyebilecek kadar ücret öderlermiş.

Bir zamanlar, her mahallede müfessir, muhaddis, fakih hocalar varmış ve onlar mahallenin sorunsuz yaşamasını sağlarlarmış.

Bir zamanlar…

Uzar gider.

Biz o zamanda yaşamadık.

Biz, bu zamanın çocuklarıyız ve bu zamandan sorumluyuz.

O değerli insanlarımızı o hale getiren Kitap Kur’an-i Kerim ve onu bize tebliğ eden ve onu sözüyle, amel/eylemiyle bize açıklayan Sevgili Peygamberimizin sünneti de elimizde.

Bizi onları okumak ve anlamaktan mahrum etmişler ama onların muhabbetini gönüllerimizden almaya güçleri yetmemiş.

Bir tek Ezan-i Muhammedi’yi Türkçeye çevirenlere karşı gönlünden öyle bir gazaplanmış ki, homurtusunu kimse duymasa da onu yapanların yolundan gidenlere bile hala o muhabbetin karşılığı olan gazap, onlara devam etmektedir.

Biz, kaybettiğimizi arıyoruz.

Kaybettiğimizi seviyoruz da.

“Tarif et” deseler seksen beş milyon tarif çıkar ortaya.

Herkes kendi gönlünde sevdiğinin resmini çizmiş.

Bu resmi çizerken çevre etkisinden uzak kalmamız mümkin değil.

85 milyonun 84 milyonunun, İslam, Kur’an, ve Muhammed kelimelerine muhabbeti vardır.

Cuma günü konuşmacı, “Muhammed”  dediği zaman eli göğsüne gider, dudakları mırıldanır.

Biri ona “Sen kafirsin” dese kafasının tası atar ve kızarak “Ben, el hamdü lillah Müslüman’ım” der ve şeriata karşı olduğunu da söyler.

Kur’an ve sünnet konusunda hepimiz anlaşıyoruz da, o ne?

İşte onu bilmiyoruz.

Öğrenelim dedik. Herkes kendi çevresinden etkilenmesi oranında davanın bir tarafından tuttu ve onun en önemli olduğunu öne çıkararak diğer guruplarla tartışmaya başladı.

Çocukluğumuzda öğrendiğimiz Edille-i Şeriyyenin: 1-Kitap, 2-Sünnet, 3- İcma-ı ümmet, 4- Kıyası Fukaha bilgisi hepimizde var Allah’a hamdolsun.

Neyi kaybettiğimiz konusunda tartışma yok, çok şükür.

Nerden başlayacağız konusunda

“Kur’an’dan başka kaynak kabul etmeyiz” diyenler çıktı.

Bunlarla tartışmayın. Destek verin. “Sen okumaya devam et” deyin. Samimi olanlar, birinci, bazıları ikinci, bazıları onuncu okuyuşta Kur’an’ın peygambersiz anlaşılamayacağına, peygambere de açıklama görevi verildiğini, peygambere de itaat edilmesini Kur’an’dan görünce sünnete de geçiş yapanların, bir yılda geçenler olduğu gibi beş, on, elli yıl sonra sünnete gelenlerin de olduğunu ben gözlerimle gördüm.

Benim gördüğüm şu ki, samimi olan Müslümanların birleşmesine gerek yok.

Biz, Kenya’da veya Konya’da, Mora’da veya Moritanya’daki samimi Müslümanlarla aynı kitabı okur, aynı farzları yerine getirir, haramlardan uzak durursak, biz birleşmişiz demektir.

Bizi, birilerinin isteğine göre saat kurar gibi kurmuşlar.

Biz, kimsenin bizi kurmasına izin vermemeye bu günden itibaren karar verip dikkatli olmaya çalışalım.

Bizi yaratanın emir ve yasaklarına, Peygamberimizin anladığı ve uyguladığı şekilde hareket edersek biz de kurulmuş saat gibi oluruz ama kurucumuz Allah ve Rasülünün olması bu dünyada bize verilen en yüksek makamdır.

“Rabbimiz Allah, dinimiz İslam, kitabımız Kur’an” diyen radikal, ılımlı, derviş, berduş… hiçbir insanla münakaşaya girmeyelim.

Yanlış söylüyorsa ve o yanlışın belki sana göre yanlış olabileceğini de hesaba katarak sus.

Doğrusunu Kur’an ve sünnetten bulduktan sonra git onun yanına yalnızken kulağına doğrusunu ve delillerini de söyle ve tartışmaya yine girme.

Dinime doğrudan düşman insanlar açıktan saldırı halinde iken kaybettiğini arayanın anlayışıyla vakit kaybetme.

1977-79 yıllarında Konya’da imam iken, Ramazan Bayramı’nı halktan bir gün önce şehrin meydanında kılanlardan, benim de orada neden olmadığımı sorgulamaya gelenlere, “Kimseyle bu konuyu tartışmayınız. Oraya gelmeyenlerle 29 gün beraber oruç tuttunuz. Bir gün ayrı oldunuz. Neden 30 gün size katılmayan, yani hiç oruç tutmayanlarla tartışmıyorsunuz da bir gün ayrı davrananla tartışmaya geldiniz” demiştim.

Şimdi o hatırayı onlarla her sene dostça bir araya geldiğimizde “Ne oldu? Neden şimdi bir günde oruç tutmuyor veya namaz kılmıyorsunuz. İslam devleti geldi de bizim mi haberimiz olmadı”

Diyor ve acı bir gülümsemeyle bir müddet susuyoruz.