31 Mart seçim günü yaklaştıkça sokakların, meydanların tansiyonu daha da artmaya başladı. Yeni hikâyeler yazmakta zorlanan iktidar partisi, bir kısır döngüye teslim olmuş gibi çoğu zaman kendi kendisini tekzip eden söylemleriyle kafa karışıklıkları yaşadığını gösteriyor. Bazen öylesine tutarsız ve çelişkili ifadeler kullanıyorlar ki, aynı konuşmalar içinde birbirini reddeden açıklamalara bile rastlamak mümkün olabiliyor.
Tek bir hedefleri var; o da kendilerine taban olarak kabul ettikleri seçmenlerin başka tercihler yapmasını engellemek. Kullandıkları dili de bunun üzerine kurguluyorlar. Yani zaman zaman neredeyse Makyavel’i bile mumla aratacak yaklaşımlar gösteriyorlar.
Peki, bu siyaset üslubu nereye kadar taşınabilir? İradesi kendi ellerinde olmayan ve her an istifaya zorlanma potansiyelleri bulunan belediye başkanları beldelerin yerel sorunlarına nasıl çözümler üretebilirler? Korku üzerine şekillenen söylemlerle sonuç elde etmek ne kadar mümkündür? Diğer siyasi partilere karşı kullanılan düşmanlaştırma dili seçim sonuçlarını nasıl etkiler, bütün bunları hep beraber bekleyip göreceğiz.
Diğer taraftan iktidar partisinin en önemli problemi kurulduğu günden bugüne hep hükümet olarak görev yapmasıdır. Muhalefet nedir bilmiyorlar. Böyle gelmiş, böyle de gider mantığı, içinde bulundukları en büyük yanılgı. Buna rağmen hep iktidarda kalacağız diye temelsiz ve hayatın doğal akışına aykırı bir şartlanmışlıkla hareket etmeye devam ediyorlar.
Rahmetli Durmuş Hocaoğlu 2009 yılında 2023 Dergisi’ne verdiği mülakatta, “28 Şubat’tan sonra, hatırlarsınız, muhtıracı generallerden biri, çok kaba bir şekilde kendi milletine meydan okuyarak, ‘Bin yıl da sürse bu savaşı devam ettireceğiz’ demişti; o sıralarda çıktığım bir televizyon programında konu 28 Şubat meselesine gelince ben bunu hatırlatarak ‘Acaba o general bin yılın ne demek olduğunu biliyor mu, bin yıl devam edebilmiş kaç imparatorluk var, acaba biliyor mu; bu soruya cevap verirken, Osmanlı’nın altı yüz yıldan biraz fazla ömrü olduğunu unutmamalıdır; benim sorum daha başka: Acaba Türkiye’nin önünde otuz yılı var mı diye hiç düşündü mü?’ demiştim, diyerek farklı bir bakışla olaya yaklaşmıştı. Şimdi bu iktidar da sanki kıyamete kadar işbaşında kalacakmış gibi bir tavır içine giriyor. Ancak bütün bunlara rağmen günün kurtarıldığını oy verenler dâhil cümle âlem net olarak görüyor.
İstanbul’a aday yapılan Meclis Başkanının Anayasa’ya göre istifa etmesi gerektiğini söyleyenleri önce tersleyen, her şeyin çok açık olduğunu gördükten sonra da istifayı yasalara saygı gibi gösteren bir algı yönetme makinesi ile karşı karşıyayız. Öylesine benmerkezci bir yaklaşımları var ki, bizim kaderimizle ülkenin kaderi aynı noktada buluştu diyecek kadar kendilerini dünün, bugünün, yarının yani hayatın merkezine oturtabiliyorlar. Yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları öylesine ayyuka çıktı ki, bazen bu iddialardan en küçük bir rahatsızlık bile duymuyorlar.
70-80 yıl önceki Tek Parti dönemi uygulamalarını hatırlatarak korku siyasetini kurgularken, acaba bizim yaptıklarımız nedir sorusunu kendilerine sormayı hiç düşünmüyorlar. Beka, beka diyerek seçimleri farklı bir mecraya çekmeye çalışıyorlar ama insanlar yarın sabah erkenden saat kaçta tanzim satış kuyruğuna girelim demeye başladıkları için onları beka diye bir sorunun varlığına ikna etmek mümkün olmuyor. Çünkü insanlar asıl beka sorununun sofralarında, mutfaklarında olduğunun farkına varmaya başladılar.
Daha önceden iktidar partisine oy veren çoğu kimse, iktidarın yanlışlarını artık taşımak istemiyor. Dün savunurken bugün sessizliğe bürünmüş durumdalar. Zaten mitinglerdeki katılım oranları, televizyon programlarındaki reyting düşüşleri bunu ortaya koyuyor. Aslında bu iktidarın aklını başına alabilmesi, belki özeleştiri yapabilmesi adına bu seçimlerde hissedilir bir kayıp yaşaması kendileri için iyi olabilir. Yani her kayıp kötüdür, kaybedersek hayatın sonudur gibi algılara teslim olurlarsa çoktan kaybetmişler demektir.