Kaybedilen utku

Abone Ol

Dayanılan birtakım değerlerin, ilkelerin, bazı zamanlarda hayatı, zenginlikleri, imkânları, zaferleri engellediği ya da gölgelediği tarzında algılamalar, kanaatler oluşturduğu gözlemlenir. Bunun temelinde inançsızlık olmasa da, çoğunlukla yanlış, yetersiz yaklaşımlar ya da değerlendirmeler vardır, denebilir.

Konunun daha iyi anlaşılmasını sağlama bakımından Uhud Savaşı ndaki küçük gibi gözüken bir savsaklama tam bir örnek oluşturur.

Allah Rasulü, savaş tertibinde Uhud Dağı nın savaşın yapılacağı meydana çıkan geçide Abdullah bin Cübeyr komutasında bir grup okçu birliğini yerleştirir. Kendilerinden hareket emri gelmediği sürece, ne olursa olsun siperlerinden ayrılmamalarını kesin olarak tembihler.

İşte savaşın seyrini değiştirecek olan da, bu tembihe riayet edilmemesinde ortaya çıkar. Okçulardan bazıları, gördükleri manzarayı, düşmanın bozguna uğradığı şeklinde algılarlar ve ganimet toplama dürtüsüyle harekete geçerler. Öyleki, Allah Rasulü nün tembihini hatırlatanların uyarısına bile aldırmazlar. Oysa Allah Rasulü; "sakın, yerinizden ayrılmayınız! Bizim, öldürüldüğümüzü görseniz de yardımımıza koşmayınız! Ganimet topladığımızı görseniz de bize katılmayınız! Bizi, arkamızdan koruyunuz" buyurmuştu. Bu, aslında önceden öngörülmüş durumun nirengi noktasıydı. Bir anlamda insanın, yani okçuların tabi tutuldukları bir sınavdı. Nefsi olanın doğrultusuna yönelip yönelmeme sınavıydı. Değere sadık kalıp kalmama seçeneği, elbette bir takım algılamaların yolaçtığı değerlendirmelere dayanır. Ama bu değerlendirmelerin, sadece algılamalara dayanır olması, her hal ve şartta doğru ve zorunlu olduğu anlamına gelmez. Algılama ve değerlendirmelerin ayrıca değere gerçek uygunluk içinde olması da beklenir, beklenmelidir.

Örnek olayımızda, yerlerinden ayrılmaması tembihlenen okçuların büyük bölümü yerlerini terkederek ganimet toplamaya gittiklerinde, utku (zafer) gibi algılanan durum tersine döner. Okçuların azaldığını, geçidin tenhalaştığını, Müslümanların ganimet toplamakla uğraştıklarını, geri desteğinin açıldığını gören Halid bin Velid (henüz İslâm ile şereflenmemişti) saldırıya geçer. Savaşın seyrini, utku görünümünü değiştirici hamlesini böylece yapar. (x)

Özetle, burada ve daha önceki iki yazıda dikkatlere sunmak istediğimiz ana düşünce şudur: Bir Müslüman, hatt-ı hareketlerinde, ilişkilerinde, yaşayında gözetmesi, koruması ve bağlı olması gereken ilkelerle, değerlerle varlığını isbat edebilir. Bu ilkelerin, değerlerin öngörmediği çıkarımlar, ne kadar albenili, şartların ve ortamın mantığına uygunluk taşısalar bile kendiliğinden bir anlam içermezler.Böyle bir algı ya da değerlendirme Müslüman kimliğini ve kişiliğini, sonuçta değer aşımını benimsemiş bir kimliğe ve kişiliğe götürür bizi. Belki de bu türden algı ya da değerlendirmeler başlı başına Müslüman kimliği ve kişiliğinin tam anlamıyla ortaya çıkmasını önleyen en önemli etmenlerdir de farkında değiliz.

(x) M. Asım Köksal: İslâm Tarihi, c. 3, İrfan Yayınevi, İstanbul 1971, s. 100-101