Kavramsızlık

Abone Ol

Aklı, duyuları, duyguları donduran bir cinnet ikliminde iğdiş edilmedik hiçbir kavram kalmadı. İğdiş edilmekle kalsaydı belki telafisi mümkün olurdu, ancak maksadından çıkarılan kavramların yerine ikame edilenler öyle kabul gördü, öyle kanıksandı ki nitelik sorgulamak kimsenin aklına gelmedi. Şimdi ne ile karşılaşılsa, neyin sözü edilse, uzatılıp, kıvrılıp, burkulup ifade edişin imkansızlığı kulakları, duyguları, duyargaları dumura uğratmaktan başka işe yaramayacak. Böylece de bir işlev gördüğü söylenemeyecek. Çaresizliğin girdabında işlevin sorgulanımı, bir yaranın tedavisi, bir ihtiyacın giderilmesi amaç olmadığı gibi umulabilen bir şey olmaktan da çıktı. İnsanlığın önüne alabildiğine yapay hedefler kondu. Tabi eğer hala insanlık denen şey kaim idiyse.

Kadim inancımızdan, yegane inanılacak olandan bir cüzdür diye iyiliğe inandık. Sırf bu inanç sebebine ‘gerçekten de kötü var mı?’ sorusuna ‘evet’ diye yanıt verdik. Sözler kifayetsizdi. Bugün kifayetsizliğine tanıklık ettiğimiz söz için ve hem de Tanrısal söz için İncillerin en farklısı, işarî bir yorumla nakledilen Yuhanna’nın “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı.Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi…“ sözleriyle başlıyor olmasından gayet hoşnuttuk. Ne Yuhanna insanlar üzerinde kendi sözlerinin etkisini, ne umrumuzda oluşunu hiçbir zaman bilmedi. Bilmesi de gerekmezdi ama bir şekilde bilseydi belki gönenirdi. Nihayet birine gönenç sağlamak güzel şeydir. Tefsirini Yunus’ta bulan bu söz güzellemesi, işârî bir yorum olmaktan çıkıp ona belli somutlukta şunları söyletmişti: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı, bal ile yağ ede bir söz…”

Bir değer yitimi olarak sözün ehemmiyetini kaybetmesi, yahut anlamın insanı cezbetmiyor hatta insana hiç tutunamayıp onu ıskalıyor oluşu ancak savaş getirir. Soru sorma riski almayıp aklın ve gönlün vitesini boşlayan insanın kendinden geçmişliği; dostu, düşmanı, ehveni, kutsalı ve bilumum fikirsel mesai gerektiren kavramı boşa çıkarır. Kimin umurundadır ki bu? Bir derenin endamına, bir kadının kavramsal taraflarına sarmış şairlerin mi umrunda olacaktır? Onlar umursamayı hangi dizginsiz duygu mevduatında depoluyorlardır ki. Bugün hangi yatırım ortaklığına dahil olmayan şair söz için, hatta yaşamak için imkan buluyordur? Ve imkansızlığı ahir zamanda yaşıyor oluşa mı yormak gerekir? Kendimizi içinde bulduğumuz hangi zaman dilimi ahir zaman değildi ki?

Kötü vardı. Kötü varsa mutlaka iyi de vardı. İyinin ve kötünün ölçütlerini biz belirlemedik. İyi ki biz belirlemedik. Buna gücümüz yetseydi her kavram gibi onu da iğdiş ederdik. Dinin, inancın, kutsalın belirlediği kavramların bile üstesinden gelmeyi beceren bireyler olarak insan, kavramların karşılıkları çoktan kanıksanmış olsa da onu ezip, tersyüz edip bir pazar malzemesine çevirmekte pek mahirdi. Pazar olunca da dostlar alışverişte görürdü. Muhalifler ekonominin yolunda olduğunu zanneder, sömürü böylece yürütülürdü. Sanat, edebiyat, siyaset, eğitim, dil, din vd. her biri birer pazar malzemesi olarak kullanılır; sözün, sazın, kişinin, kişiliğin alınıp satıldığı büyük piyasayı oluştururdu. Görüntü insan pazarı olmayı da aşıp cesetlerin sergilendiği, sayıların döndüğü, kargaların üşüştüğü bir mezbeleliği andırırdı. Kandan beslenen, göz oyan, et didikleyen karga sürüsü kavramların, kuramların kendilerine hizmet etmeyeninden hiç hazzetmez, her bir kavramı gaklamaları kadar itici bir yapıya dönüştürürdü.

Gün gelip mevcut karga sürüsü üşüştükleri cesetlerin üzerinden havalandıktan sonra göstermelik de olsa yerlerini alacak olan akbabalar, tasarlanmış, oluşturulmuş ve elbette yapay mağduriyetleri giderecek, enkaz ve dahi leş devraldıklarını ifade edecek, esecek gürleyecek ama tahrif olunan niteliksel bağlamda hiçbir değişikliği gerçekleştiremeyecek, hiçbir şeyi asıl yerine iade edemeyecektir. Nitekim karga kovucular ve korkuluklar da yorgundur. Akbabaları kışlamaya güçleri yetmediği gibi nasıl bir tavır takınacaklarına akıl yetirebilmek için bilmem kaç yıl düşünmeleri gerekir.

Korkunç bir akıbetten kaçınmak adına bir an evvel toparlanmak iktiza etse de – mesele salt tahrifattan ibaret olmayıp yerine ikame unsurlar konduğundan- atılan tüm adımlar dipsiz bir boşluğa doğru yeltenmek olacaktır. Fitne zamanı gibidir de fitne denen şey bile bugüne değin haiz olduğu anlamları yitirmiştir. “Fitne zamanı atlı atından insin, koşan yürüsün, yürüyen dursun, duran otursun.” şeklinde rivayet olunan hadis hatırlanacak olsa kargalar ve akbabalar onu da çirkin seslerinde boğacaktır. En güzeli hadiste geçen atlardan bir tane edinip dörtnal kalkmış bir hızda kargaların, akbabaların, anlamsızlıkların, yıkıntıların, molozların, her türlü mezbeleliğin arasından, yaşanacak bir ömür hızında, yıldırımca geçip gitmektir.