“Hiçbir şeye cesaret etmeyenin,
Hiçbir şeyi umut etmeye hakkı yoktur.”
(Schiller)
WIllIam Blake, “Hakikat’in haddi vardır da / Yanılgı’nın yoktur...” der. Çok doğru bir tespittir bu. Belki de hakikatin dile gelmiş halidir. Sürekli olarak yanılgıların yanında hizalanmak da bunun bir tezahürüdür. Yanılgılar içinde oluşan hadsizlik her şeyin dengesini bozmaktadır. Bunun en büyük göstergelerinden birisi günlük olayların getirdiği parçalı durumları bir şeyin bütünü olarak ele almaktır. Bu konuda en büyük problemi ‘din/dindarlık’ bağlamında ‘İslam’ yaşamaktadır dolaysı ile Müslüman kimliğin tahribatını da bu bağlamda değerlendirebiliriz. Birtakım şekillere sahip olmak onun bütününü ifade eder mi? Bugün yaşadığımız güncel hâl bizleri büyük yanılgıların cenderesinde sürekli büyük krizlerin içerisine sürüklemektedir.
Bu krizlerin temelinde ise bir şeyi sadece o an neye ihtiyaç duyuluyorsa onu meselenin merkezine getirip hakikatin yönünü değiştirme girişimleridir. Sürekli yanlış kıyaslamalar ve kötü emsaller ile ya da karşıtlıklarla bir nevi kendini haklı görme arzusunun her şeyi getirdiği bir hudutsuzlukta yaşamanın zorluğudur. Hakikati sürekli olarak savunmak ve hakikati yaşamak her zaman zor ama er ya da geç sonuç verecektir. Lakin bütün bu süreç dinamik bir bilinci gerektirir. Bu bilinci oluşturmak ise kalıplaşmış ifadelerle ya da hamasi yaklaşımlarla mümkün olmayacağı kesindir. Onun için Müslüman’ca düşünmek ve eylemek gerekir. Bunun için sürekli olarak mazeretlere sığınıp, hep sorunlara dışsal bir yaklaşım ile yaklaşmak, İslam anlayışına da aykırıdır. Çünkü Müslüman için önce kendinde olanı sorgulamak ve eksikliklerini gidermek vardır. Ancak son yıllarda ülkenin içinde bulunduğu hâl, psikolojik yıpranmışlıkta; bu kendini yoklamanın, örnek olmanın, davet etmenin ve güzel kalmanın önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Kamusal edinimler ve dindarlığı sığ bir muhafazakâr anlayışın içerisine hapsetme gayesi de bu noktada başat rol oynamaktadır.
Tek düzey bir anlayışla sanki varmış gibi görünen bir iktidar algısı (aslında olmayan) ile güya edinimleri koruma gayreti her şeyi yozlaştırırken özellikle irili ufaklı bütün yapıların orijinalliğini kaybetmesine neden olmuştur. Herkesin iktidar partisinin ardında tek tonda bir çizgiye çekilerek sıralandığı yer gerçekte Müslüman’ca bir duruşun, düşünüşün, tasavvurun gelip gelebileceği en dip noktayı temsil etmektedir. Bugün toplumsal bazda nasıl daha güzel bir hayat yaşanır, bunu tasavvur edemeyen bir topluluğun hakikat ile arasına maddiyat ve onunla şekillenen kirli, bulanık bir zihin girmiştir. Sahtenin büyüsü herkesi irili ufaklı birer trol zihniyetine mahkûm etmiştir. Buradan bir verim elde edilemeyeceği gibi ümit ettirecek bir ışıltı da maalesef ortada görülmemektedir. Hakikati eksilterek ya da eğip bükerek hiçbir yere varılmayacağı çok açıktır. Bundan dolayı da söylemler etkisini yitirmekte, toplumsal olarak da irtifa kaybına neden olmaktadır. Her şeyden önemlisi ‘emanet ve ehliyet’, ‘güvenirlik ve doğruluk’ ortadan kaybolmuş hesapların içerisinde yok edilmiştir.
Herkesin ve her şeyin sürekli nitelikten kaybettiği bir süreçte örnek olarak ortaya konabilecek hiçbir unsur kalmadığından tarihin tozlu sayfalarında ne varsa onlar bugünün iktidarının ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bozularak, gerçekliklerinden soyutlanarak bir iletişim biçimine dönüştürülmektedir. Dilin çok geveze ve kaba olduğu yerde hâl ondan geri kalmayacak şekilde katı ve estetikten yoksun bir haldedir. Bu da merkezinde insan olması gereken bir anlayışı yok edip yerine üretilen yeni kutsallar ile yol alınmaya çalışılıyor. Haliyle merhamet ve şefkatten yoksun bir yaklaşımı merkezîleştiriyor. Onun için aile de toplum da diğer her şey de bu ağırlığın altında kayboluyor. Bu kadar imkân (görece) tezviratçılar eli ile berhava ediliyor. Haliyle cesaretsiz, cesametsiz bir toplum ortaya çıkıyor. Hakikatten yana değil yanılgıların yanında hizaya girmiş bir toplum. Oysa her dem anlatılan Hz. Ömer ve onun adaleti gitmiş yerine betondan anlatılar kalmıştır. Hoşça bakın zatınıza…