Kendisini oraya transfer ettiren müdürünün odasına girdiğinde ağzı kulaklarındaydı devşirme gazetecinin.
-İstediğimi söylettim ona.
Daha önce on kadar sanatçı etiketli insanlarla aynı tip röportajı yapmaya çalışması neticesiz kalmış, kendi tabirince dişe dokunur, yani manşete yazılacak bir cümle alamamıştı ağızlarından.
- Sonuncuyu, sonunda söylettim işte!
Neden sonuncuydu, son konuştukları Gezi’de yatıp kalkmamış, Gezi’den hava almamış sanatçı sıfatlı insan sayısı ancak on kadar değil mi idi İşte o on kadar medyasız sanatçıyı imha hareketinin bir parçasıydı o konuştukları.
- Aman, yanlış anlaşılacak bir şey söylemiş olmayayım. İstersen bir dinleyelim, ne konuşmuşuz, dediğinde, ben çoktan kapatmıştım ses alma cihazını.
- Sen merak etme! Biz seni daha da ünlendirmek için seçtik. Mesela ağaç değil, hala anlamadın mı dedim, gönderdim.
Transferci müdür çok keyif alıyordu, bir devşirme karikatürü görüntüsündeki gazetecisinin anlattıklarından.
- Demek ki bir haftalık yazı konusu hazır gazetemizin.
Gazetemiz dediği, herkesin bildiği yarı resmi el ahmar gazetesiydi. Kendisi de oranın Musa heykeliydi.
Burda dur dedim, aktüel bir konu bul, onu hikayeleştir gel, deyip gönderdiğim, içi Milli Gazetecilik aşkıyla kabarıp duran genç arkadaşa.
- Şimdi burda duralım.
Aklına düşen, yoksa hikayem beğenilmedi mi, sorusuyla benzi daha da beyazlaşan genç arkadaşı sakinleştirdim önce.
- Merak etme beğendim. Aynen benim gençliğim gibisin. Lakin hikayenin içine biz de girelim. Transferci müdür ne diyor sonra
- Başaracağını biliyordum diyor. Ben de hoca çocuğuyum nitekim, demesi bir ihtilalciye puan kazandırmadı ama, senin müftü çocuğu olarak bilinmen, hala güven kırıntıları taşıttırıyor insanlara, senin hakkındaki kanaatleri gündemlerine geldiğinde..
- Duydun mu Bizim Kemal Osmanlıca okunmasına karşı çıkıyormuş
- Deme be Balım Sultan! Onun kabahatlerini hep Osmanlıca mı yazmışlarmış
- Tamam, teşhisi doğru.İyi tesbit etmişsin. Sonra ne olacak, hikayende
- Linç başlayacak. Ulaşabildikleri herkesi konuşturacaklar. Yani taşlatacaklar..
- İyi, güzel! Mesela o sanatçının adı bir şehrin, bir sokağına verilmiştir mutlaka. Orada bir belediye başkanı varsa..
- Onu da yazdım. Gittiler, buldular onu. Bir eylem yapki senin adın da geçsin gazetemizde, dediler.
- Peki, o başkan ne yaptı
- Sokağın başındaki o tabelanın yanına gitti. Tabelayı yumrukladı. Bu adı burdan silmem için seçtiler beni, dedi. Gazetenin birinci sayfasında, sert bir bildiri yayınlayan belediye başkanı olarak yazıldı.
- Güzel! Biz de hikayenin içindeyiz ama, seyirci olduğumuz için sormuyoruz şöyle bir soruyu: O sokağa o ismi sen mi vermiştin Kaldırmak kararı senin iki dudağına mı bağlı
- Ama bunların belediyecilğinde halk yok, Meclis yok. Bu bilinen olduğu için ben tekrarlamadım.
Genç arkadaşım beklediğimden daha bilgiliydi. Konuyu başka yöne çektim.
- Peki, hikayenin burasında kim karşı çıkıyor bunlara
- Cumhurbaşkanı, çıktı o konuştu!
- Yeni onun itirazından sonra mı karşı yazılar yayınlanmaya başladı Cevabın evetse, burda bir danışıklı durum olmasın
Şaşkınlığını yüzüne vurmadım. Bu kadarcık farkımız olacaktı. Tarafları iyi tanımak, yahut kısaca tecrübeli olmak da diyebilirsiniz siz.
- Yani şunu da demiş olabilirler mi devşirme gazeteci ve müdürü: Ey Cumhurbaşkanı ve onun taraftarı, seyahat fotoğraflarının yakışıklı çocukları… Size yeni bir mevzuu veriyoruz. Buyrun konuşun ve yazın!
Karşımdaki pırıltılı çocuğun itirazını duyunca, işte beni aştığı nokta dedim içimden.
- Yani kartelciler mi belirliyor bu ülkede ne konuşulacağını
Cevap vermedim, yüzüne sevgiyle baktım. Onda merak çok.
- Konu ettikleri Gezi karşıtı sanatçı ne olacak Yaralamış olmadılar mı
Önceki sorusuna cevabım sonraya kalmıştı ama, bu sorusunu hemen cevapladım.
- Hani, reklamın kötüsü olmaz diyorlar ya. Cumhurbaşkanı’nın savunduğu sanatçı olmanın da bir bedeli olmalı değil mi
Suskun saatlerimizin sonuna geldiğimizde, aldım onu, bir yere götürdüm. O kartel gazetesinin kurulduğu ve uzun yıllar kaldıkları adresti geldiğimiz yer. Yıkıntının altından gelen sesi dinlemesini söyledim.
Duydukları ona birkaç kilo kaybettirmişti. Morallendirdim hemen.
- Dur, asıl eriyeceğin yere, noktaya getirmedim seni. Daha fazla kilo kaybedeceksin ama, bu senin zayıflaman demek değildir. Daha canlı, daha dinç olman demektir.
Sonra o genç arkadaşımı Milli Gazete’nin bir gününe getirdim. (8 Aralık 2014 – Mahmut Toptaş – İnterpol ve Kardavi)
- Bir düşünsene! İnsanların burda yazılanları, yani öldürülen, asılan İslam alimlerini konuşmasını istemiyorsa birileri, neyi konuşmaları istenebilir mesela
Babamızın yazısı, mirasımız olmaz mı
1965 seçimlerin sonrası… Tarihinin en ağır yenilgilerinden birini daha almıştır CHP. Partisinin mensuplarına ve taraftarı gazetecilere yorgun, bitkin, üzgün görünen İsmet Paşa, karşı cepheye bir zafer işareti yapmaktan da geri durmaz. Seçim neticelerini önemsizleştirirken o işaretiyle, rejimin sahibi rolünü bir daha yakıştırır kendine.
- Rejim oturmuştur. Başbakan (Demirel) ve Meclis Başkanı (Bozbeyli) latin harfli eğitimin çocuklarıdırlar. Gelinen yerden memnunum.
Sonra ne gördü bu ülkenin insanları
O Başbakan’ın ve o Meclis Başkanı’nın aklına, eksik eğitimli oldukları gelmedi. Onlar, İsmet paşa’nın kendilerini önemsemiş olmasından tad aldılar. Ordan bir madalya taktılar göğüslerine.
CHP’lilerin bugün Osmanlı türkçesini çocuklarımızın öğrenmesine karşı durması, işte o İsmet paşa tavrını sorgulamadıklarındandır, o tavrı aşmayı düşünmediklerindendir.
İsmet Paşa’nın sözünü ettiği o başbakan ve Meclis Başkanı karakterindekilerin de CHP’lilerle birliktelikleri günümüzde, özürlülüklerinin devamlı olmasındandır.
Bütün bu yaşananlara ragmen, gerçek bilim insanlarının mücadelesi ve desteği gözardı edilemeyecek boyutlara ermiştir bugün ülkemizde.
Bu duygusal ithafı, Volkan Ş.Ediger’in yazdığı “Osmanlı’da neft ve petrol” kitabından aldım. (necatituncer.com.makalearşivi - 15.03.2007)
Osmanlı yıllarında doğumlu ve Osmanlı okullarından şehadetnameli son babaların oğullarından Volkan Ş.Ediger’in “Böyle bir kitabı kaleme almamın gerisindeki asıl neden işte bu düşüncelerdir” dediği düşünceler kimin mi Kendisi söylesin.
Ünlü araştırmacı-yazar İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın, henüz bir benzeri yazılamamış Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar adlı eserinin önsözünde belirttiği gerçeklerin hala geçerli olmasının sorumluluğu, kendini “ehl-I vukuf” gören herkese düşmüyor mu ”
Aczimden ürküb de yazmasam, bildiğim şeyler, -benimle beraber- alem-I ademe (yokluklar alemine) gidecek. Ehl-I vukuf (bilgili kişi) sanılan zevat, ba-husus (özellikle) erbab-ı şebab (gençler), ne kadar piç ü tab etseler (uğraşıp didinseler) benim bildiklerimi öğrenüb de kendi muasır ve haleflerine (çağındakilere ve daha sonrakilere) öğretmeye imkan bulamayacaklardır. Zira ortada ne menabi-I malümat (bilgi kaynağı), ne de eşhas-ı tarihiye (tarihi kişiler) kalmıştır. Hatta tarihin yardımcılarından ma’düd olan (sayılan) mezar taşları bile günden güne yok olmakdadır. (M.K. İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadrıazamlar, Ankara, aarif Vekaleti Matbaası, 1940-1953)
Son esprinin acılığıdır dikkatimi, lise arkadaşımın kitabına bir daha yoğunlaştırmamın sebebi.
Mezar taşlarını okutacaklar, mezar taşlarını okumak istiyorlar, itirazıyla karşı durmaya çalışanlara, İsmet paşa yıllarından, ismet paşa icraatıyla bir cevap veriyor ünlü yazarımız ibnülemin Mahmut Kemal İnal: Hatta tarihin yardımcılarından ma’düd olan (sayılan) mezar taşları bile günden güne yok olmaktadır.
Yenilmedik Ve Kaybetmedik
“Haçlılar da, önce Kütahya, ardından 3 Haziran 1908’de Antalya ve nihayet 15 Temmuz 1099 Cuma günü de Kudüs’ü ele geçirirler. Ancak Haçlılar, Kudüs’te çok farklı davranırlar.
Müslümanlar çocuk, genç ve yaşlı ayırımına bakılmaksızın katledilir. Yahudiler ise sinagoglarda canlı olarak yakılır.” (http://www.sabah.com.tr/yazarlar/uluc/2014/11/16/birinci-hacli-ordusu-istanbuldan-kuduse)
Birinci Haçlı seferinin anlatıldığı bir yazıdan aldığımız bu satırlar, Haçlıların kim ve ne olduklarını, onları değiştirmeye yani insanileştirmeye bin senenin dahi yetmediğinin ispatını koyar Müslümanların önüne. Haçlı olmayan diğer dünyalılar ise onlar yorulduklarında devreye girecek olmanın heyecanıyla beklemektedirler. Bakınız Uzakdoğu’da Budist-Ateist katliamları.
- Neden mi böyle giyindik, böyle okuyoruz dersimizi
Yakalamaya gelen yasakcılara diyeceğiz ki: Biz o zamandan kaldık.
“O sıralar Latin hakimiyetinin en zayıf noktası Urfa’dır (Edassa). İyi yönetilmediği gibi şehri savunmayı sağlayacak kadar yeterli güçleri yoktur. Bunu fark eden Musul ve Halep Emiri İmadettin Zengi, 1144 Aralık ayı başında Urfa’yı kuşatır. Şehir 1144 yılının Noel gecesi düşer. Savunma yapan güçlerin dışındaki tüm Latinler de kiliselerde Noel ayinine katılmışlardır. İmadettin Zengi ayrım yapılmadan herkesin kılıçtan geçirilmesi emrini verir.
Urfa’nın Müslümanların eline düşüşü ve Noel gecesi kiliselerin kan gölüne dönüşü ile ilgili haberler batıya ulaştığında müthiş bir infiale sebep olur. Adeta yer yerinden oynar. Bunun üzerine Papa III. Eugenius hemen yeni bir haçlı seferi için çağrıda bulunur.”
Bu satırlar da ikinci haçlı seferini anlatan yazıdan. (http://www.sabah.com.tr/yazarlar/uluc/2014/11/23/ikinci-hacli-seferi)
Şu cümleyi bir kere daha okuyalım: İmadettin Zengi ayrım yapılmadan herkesin kılıçtan geçirilmesi emrini verir.
Top onların, saha onların, istediklerini istedikleri gibi yazarlar, meselesi değildir böyle yazıların esbab-ı mucibesi.
Çocuklarımızın, bizim kalmasını istemeyenlerin sıradan ve bayağı faaliyetlerinden biridir bu dersem, yaramıza parmak basmış olur muyum, bilmem
Tarihlerin, İslam dünyasında örnek bir yönetici, idari işlerde titiz, siyasi ve askeri kaabiliyeti yüksek bir zat diye yazdıkları İmadettin Zengi’yi biz tanıtamazsak çocuklarımıza, elin oğlu utandıranlardan havası vererek işte böyle anlatır.
“Ayrım yapılmadan herkesin kılıçtan geçirilmesi...”
Dikkat! Suçlanan bir komutan değildir sadece. O komutanın emri altındaki yüzlerce alt komutan, binlerce asker...
Açın bakın tarih kitaplarını, Urfa’yı Haçlılardan kurtardıktan sonra atadığı valiye (Ali Küçük), şehri imar etmesini ve herkese adaletli davranmasını emretti, diye yazarlar.
İmadettin Zengi’mizi böyle yazanlardan öğrenirse çocuklarımız, hangi kompleksin anaforunda kıvranırlar Ve büyüdüklerinde kendilerini nasıl anlatırlar
Tabi olmak için otorite arayanların çocuklukları nasıldı dersiniz
Bir küçük not da bizim gazetemizden alayım. 10 Aralık 2014 Çarşamba gününün Millî Gazete’sini bir daha açın ve Adnan Öksüz’ün sütununa bir daha bakın. Sağcıların mersiyeler düzdükleri Talat Halman’ı gerçekliğiyle anlatırken, bir yerde aynen şöyle yazıyordu:
“Fazilet Partisi kongresi öncesinde Recai KUTAN’A karşı aday olan Abdullah GÜL, delegelere dağıttığı kitapçıkta: ‘Bir Batı medeniyeti var bir de bizim medeniyetimiz, şunu kabul etmemiz lazım ki maalesef Batı medeniyeti karşısında kaybettik’ dedi.”
Kaybettik diyen büyükler, yahut kaybettiklerini sanan büyük insanlar, öyle demeye hangi yaşlarında ayarlandılar, dersiniz
Not: Urfa’da o kilisedeki katliam gerçekse, failleri, onları korumakla görevlendirilmiş haçlı askerleridir. Çünkü onlar alışkın olduklarından, kan tutmaz. Günümüzde de öyle değiller mi
Röportaj Olsun Köşesi
Pırlanta iğne mi
Bir röportaj yapıldıktan sonra düzeltilmesine müsaade etmeyenlerin gazetelerinde ünlenmiş bir röportajcının anlattıklarını buraya koyduk.
O gün öyle, bugün böyle...