3 Mart 2011 Perşembe tarihli Hürriyet gazetesinin 24. sayfasında yazan Şükrü Küçükşahinin yazısının yarısıdır, bu okuduğunuz alıntı.
Mehmet Keçeciler ve T. Özalı bu ülkede en iyi tanıyan siyasetçinin Erbakan olduğunun bir delili ve ispatıdır bu anı.
En iyi tanıyan ve onları averajlı oldukları zamanlarda dahi yönlendiren siyasetçidir demeliyiz aslında rahmetli hocamız için.
Yönlendiren dedik, başka kelime koymak isteyen olursa oraya, serbesttir.
Keçeciler itiraz ediyor. "Taziye için geldik. Bu konuları sonra konuşalım."
Senin oraya ne için geldiğini Erbakan bilmiyor mu Keçesi güzel Mehmetim. Seni Karadenizin doğusundan alıp, Konyaya belediye başkanı yaptığını unuttun mu
Dur, dinle Hocayı. Ne diyor Yirmi milletvekili al, gel diyor. Her ne kadar, sonra konuşalım desen de koltukların iyi kabarmıştır yani.
Vay be! Hoca beni bir anda yirmi milletvekili alıp getirecek kadar yiğit, kahraman ve keçesi hâlâ bir işe yarayabilir sanıyor. Oh, ne güzel. İyi ama benim böyle bir keçeli, kürklü bir aslan olduğumun neden farkında değil T. Özal. Ki iteleyip duruyor ikide bir.
Bir taziye ziyareti dolayısıyla ancak yanına gelebilen bir Keçecileri ikramsız bırakır mı rahmetli Hoca. Ne de olsa yanından gitti T. Özalın toplama kampına. Oradaki sonradan görmüş, zahmetsiz bulmuşlara yem olmasın bari.
"Erbakan aynı içerikli sözlerini sürdürdü," demek, verilen dersin birkaç defa tekrar edildiğini gösterir. Hoca bilmez mi kimin, neyi, ne kadar anlatıldığında ancak kavrayabileceğini.
Haydi göreyim seni Mehmet! Yirmi milletvekili, aman eksik olmasın. Sen bu işi yapabilirsin, T. Özal hükümetinde kendine bir bakanlık ayarlayamamış olsan da.
Biz ANAP Milletvekiliyiz. İktidardaki parti nimetlerinden fedakarlık edecek ya da vazgeçecek yirmi milletvekili olsa, ANAPta ne işleri olurdu Hocam Ben dahil.. Gerçi ben T. Özalın yakınına aldığı, medyadan parlak yansımalı partililerden mesut olmadığında bizi farkedebilir, bize de bir koltuk verebilir, diye bekliyorum ama...
Dönüş yolunda böyle bir muhasebe yaptığına dair Keçecilerin, hiç bir işaret yok anlattıklarında. Dolmuşa bindi, gidiyor. Dolmuş ya da şoförlü otomobil.
Farkedilmeyi bekleyen Keçeciler, T. Özal tarafından bizzat farkedilir. Lakin telgrafın tellerine ve T. Özalın penceresine kuşlar konduğunda.
Bekle Mehmetim, acelen ne Ben Mehmeti aslında bir yere oturtmak istiyorum ama yukarıdaki olmazlanıyor, söylentisini o kadar yazdırdım gazetelerde. Yoksa hiç okumadın mı Mehmetim. Okumuş ve iktidar onun mu, yoksa senin mi, diye bir soruyu aklına getirmiş olamazsın. Neden Çünkü gelseydi, bana sorardın.
Olanı biteni hâlâ anlatmakta zorlanıyor Keçecilerin Mehmet Beyi. T. Özal da Hocanın taktiğini takipte. Açık açık tekrarlanmalı olay.
"Kulağıma gelen şeyler var."
Kulak ve kulağa gelmek, o devrin biz herşeyi biliriz havasını yansıttığından bir an titremiş ve keçesinin kılları dikleşmiş de olabilir Mehmet Beyin.
"Kulağıma geldi nitekim!" İhtilalci hep böyle derdi zira; bir milleti sustururken...
Yoksa farkında olmadan ihtilale ve ihtilalcilere ve onların pratikteki uygulayıcıları T. Özala karşı bir hatamız mı oldu Fazla düşünme Mehmetim. T. Özal görüşmeyi de biliyor, görüşmenin muhtevasını da. Üstelik kudretli havasını vermezse çatlar mı Hayır çatlamaz ama Semranımın tereddütleri olduğunu biliyor; yetkili başbakan olduğuna dair.
"Bana haber geldi!"
Sen benim kim olduğumu biliyor musun "Kulağıma geldi nitekim" demekle aynı değil mi
Garibim, keçesi güzel Mehmet size haber gelmiş ama benim de şimdi aklıma geldi; Hocanın neden ısrarla tekrar ettiği.. Diyemedi, çünkü öyle diyebileceği yaşa ermemişti henüz.
Lakin "önce ahlak" sloganını Konya caddelerinde çok bağırdığı günler hatırına düşmüş olmalı ki, itiraz etti.
"Neden takip ettiriyorsunuz "
T. Özal şimdi kalksın ne desin Dört kere eğilim olurken ahlak neden aklına gelmiyordu Milletvekili olacağım diye koşup gelmedin mi Hem sonra biz havalı başbakanlık peşindeyiz. Semiranımı aşağısı tatmin etmez.
Elbette böyle demeyecek T. Özal. Dememiş de. Dindar olmak, demokrat olmak, halkcı olmak, milliyetçi olmak kolay mı Önce takipçi ve dinleyici olacaksın.
O günde orada ve o anda itiraz etseydi Keçeciler bey; deseydi ki: Bu durumu kabul etmem ve hazmetmem dokularıma, hücrelerime, genlerime, kan yapıma göre hiç mümkün değil. Haydi eyvallah! Keçeciler bugün nerede olurdu
Gelelim T. Özalın ne dediğine: "Devlet yapıyor. Devletin işi bu."
Bir futbol spikeri bu olayı anlatsa, buraya geldiğinde söyleyeceği cümle şudur: Ağlamak istiyorum!
Sen ey karadeniz kasabalarında kaymakamlık, Konya kentinde başkanlık yapan Keçesi ve geleceği parlak Keçeciler bey, bilmiyor musun devletin görevinin ne olduğunu Birazcık bilgin olduğu için sormuştun, neden diye.
"Devlet takip ediyor. Devletin işi bu" cümlesinin sonraki tarihlerde bu ülkede "Devlet, durup dururken cinayet işlemez!" şeklinde telafuz edildiğini T. Özalın halefi tarafından, bugün dahi hatırlayamayan Keçecilerin, takip edilenin başkası olduğuna inanması normaldi. T. Özalın bir yere oturtmadığı bir adamı kim takip etsin, kim dinlesin
T. Özal, Keçeli Mehmetini neden bir yere oturtmadı Bir anten takayım, dolaşsın dursun mu dedi Erbakan Hocanın o anteni görebileceğini ve kendisine bir mesaj yollayacağını T. Özal bilebilirdi demek abesle iştigal olur. Kapasite meselesi ve bizim derdimiz kendimizi hele bir Semranıma ispat edelim meselesi...
K. Evren ihtilalinden sonra, bu ülkeye demokrasi yerleşsin diye çoğunlukla iktidara taşınmış bir ANAP ve T. Özalın olanca zayıflığına belge olan bu anıyı anlatana da, aktarana da teşekkür etmeliyiz.
T. Özalın lider olmadığını ancak ikinci adam olabildiğini hep yazdık. İddiamızın isbatıdır bu anı.
Biz dinledik, sana rapor ediyoruz muamelesine inanan, güvenen ve kulağına üflenenle amel eden bir T. Özalın lider sayılması mümkün mü
Keçeciler mi Dedik ya neyi, ne zaman nasıl yaşadı Hâlâ anlayabilmiş değil. Erbakan, daha nasıl anlatsındı T. Özalın kimliğini ve kapasitesini, ve kendisini anten olarak kullandığını
Erbakan bir aydınlıktır. Hem de öyle bir aydınlık ki, karanlıkta kulak kabartanların karaltılarını şahsiyetleştirerek tanımamızı, görmemizi sağlıyor.
Rahmet olsun ona.
DİRENMEK, KONUŞMAKTIR!
Bu ülkenin dürüst gazetecilerinden Gülay Göktürkün 2 Mart 2011, Çarşamba tarihli Bugün gazetesindeki yazısında bu satırlar var.
Elbette itirazımız olacak bu yazıya.
Direnmekten ne anlaşılmalı bu ülkede Bir başbakan ne yaparsa direnmiş sayılacak Bu konular daha çok konuşulacak, yazılacak; hele bir belgeler çıksın ortalığa.
İlk itirazımız şu: Erbakanı, tıpkı Demirel gibi bilmek yanlış olsa gerek.
Demirel Askeriyeden gelen bir muhtıra mektubunun Mecliste okunmasına direnmeden şapgasını alıp gittiğinde, Erbakanın hayali ve gayreti yüzbin tank üretecek fabrikalar üstüne idi.
Kartel kalemşörlarının yüzbin tankı nereye koyacağız, diye dalgalandıkları o yıllarda kim bilebilirdi bir 28 Şubatta o tankların bir kısmına belimizin üstünde yer aranacağını
İhtilalci K. Evrene Aselsanı inadına yetiştiren bir Erbakanı Demirele benzer sayıp, onun dışa bağımlı olmaya karşı yaptığı destansı mücadeleyi görmezden gelmek yanlış olur diyoruz.
Koreye asker göndermemizi saymazsak, Kurtuluş savaşından sonra yaşadığımız tek savaş Kıbrıs Barış harekatı değil mi
Bu harekatın içinde Erbakan vardı. Otuz yıl sonra konuşan o günün Genelkurmay Başkanı Sancarın şu sözleri kayıtlara geçmedi mi
"Ecevite kalsaydı harekat olmayacaktı. Erbakan sayesinde Kıbrısa çıktık!"
O günlere ait bir anıyı da biz nakledelim. Bizzat dinlemiştik efendim.
Harekat günleri... GKB Sancar ve Erbakan sürekli karargahtalar. Devlet bir harbe karar vermiş. Akdenizde 6. Filo. Ne yapmak istiyor
Salon Hava kuvvetlerinin subaylarıyla dolu. Sahnedeki masada Sancar ve Erbakan. Söz alır Erbakan. "Kendini feda edecek on arkadaşın öne çıkmasını istiyorum." Salon hep birden ayağa kalkar. "Hazırız!"
Ne demektir bu
Bu kararlılık, bu şehid olma, başarma arzusu 6. Filoyu uzak tutmaya yetmez mi Yetmiştir.
Bu olay bize, Erbakanın,ülkesinin ordusunun ve başka orduların karakterlerini iyi bildiğini gösterir.
Biz şuna inanıyoruz bu noktada: Erbakan o günlerde yani direndi, direnmedi denilen günlerde en doğru olarak ne yapılması gerekiyorsa onu yapmıştır.
Eksik olan şudur: Kıbrıs harekatında birlikte olan ve ancak otuz yıl sonra Erbakan olduğu için kazandık diyebilen komutanların, görev teslim ettiklerine yaşadıklarını aktarmamasıdır. Tanıdıkları Erbakanı arkadaşlarına tanıtmamalarıdır.
Hem sonra ikna etmek; susturmaktan, ültimatom vermekten daha demokratik ve daha insani bir hareket değil mi
İkna etmek için dört saat konuşan Erbakanı diğer siyasetçilerden ayırmak ve şöyle düşünmek daha doğru olmaz mı
Oluşmasında kendisinin ve partisinin hiç dahli olmayan ve yasal kılınmış bir MGK toplantısında, ordusunun subaylarına dört saat konuşacak bir sermayesi olan ve onları ikna etmeye çalışan Erbakana, ordunun siyasete izin vermesini kabul edenlerdendir demek hakca olmasa gerek.
MUHTEREM BAŞKAN ERBAKAN
İslâmi bir düşüncenin Türk siyasi hayatında söz sahibi olmasına tahammül edemeyen Siyonistler ve onların yerli işbirlikçileri masonlar ve Bilderberg Grouplular, bunların yan kuruluşları olan Lions ve Rotary Kulüpleri, bu büyük insanın, daima yoluna bir çok manialar ve bir çok engeller koyarak hızını kesmek istemişlerdir.
12 Mart muhtırası sırf MNPnin kapatılması için verilmiştir. Yine 12 Eylül 1980 ihtilali yine MSP için yapılmıştır.
Burada bir bakanın itirafını nakletmekde yarar var-dır.
1980 yılanda bir milletvekili zamanın dışişleri Bakanı Prof. Dr. Turan Güneşe şunu soruyor "Hocam, her gün 15-20 genç hayatını kaybediyor. Türkiyenin durumu karışık. Hiç bir kimse yarınından emin değil, Türkiyede ihtilal olurmu Prof. Dr. Turan Güneş, aynen şunu söyliyor: «Bu olaylar sunidir. Arkasında Amerika Birleşik Devletleri var. Isterlesre bir günde bu olayları durdururlar. Bunun için ihtilâl olmaz. Ancak MSPnin güçlü olduğu günün ertesi gününde ihtilâli bekleyiniz. Türkiye de islami düşüncelerin siyasi sahada hayatiyet bulmasına Amerika müsaade etmez" diyerek bir tesbiti ortaya koyuyor. Nitekim Konyada Kûdüs toplantısından sonra, ihtilâl havası estirilmeye başlamış ve nihayet 12 Eylül 1980 ihtilâli yapılmıştır. Burada rahmetli Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgilin bir endişesini de nakletmek istiyorum.
Rahmetli Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil hocaya masonlar şunu söylüyorlar: "Necmeddin Erbakan üç önemli vasfa sahiptir. Bu vasıflar bir lider için gerekli ve önemlidir. Bu vasıflar ise şunlardır:
1- Bir işi ele aldığı zaman sonuna kadar takip eder.
2- Son derece konuşma ve ikna kaabiliyetine sahiptir.
3- Çok zeki ve çalışkan, aynı zamanda enerjiktir."
Bu üç vasıf, lider için önemlidir. Böyle önemli vasıflara sahip olan insan, son derece tehlikelidir" dediklerini ve bu yüzden kendisine herhangi bir zararları dokunacağından endişe ettiğini söylemiştir.
Türk siyaset sahnesinde o günden bu zamana kadar çok badireler atlatıldı. Allaha şükür, hizmet ve faaliyet-ler, istenilen seviyede olmazsada sevindiricidir. Allah (C.C.) nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemezlerse-de...
MTTBnin efsane başkanı rahmetli Burhanettin Kayhanın kurduğu Kayıhan Yayınları arasında Ekim 1991 tarihinde 2. baskısı neşredilen, Mehmed Cemalin "Muhterem Başkan Erbakan" adlı kitabının takdiminde bu satırlar vardı.
Çocuktum; 1965 seçimlerinin hemen sonrasındaki bir zamanda, babam ve bir akranının fısıltı sayılacak bir ses tonuyla sohbetlerini dinliyorum dükkanımızda. Babam ve akranları Cumhuriyet öncesi doğanlar... Tevellütleri Binüçyüz diye başlayan rakamlarla yazılanlardı.
Hoca lakablı bir ilkmektep arkadaşıydı o gün gelip fısıltıyla konuşan. Salih duydun mu Bizim mason, sağırın adamı imiş! (Türkiye ne zaman öğrenmişti bu gerçeği )
Mason, Demirelin kod adı idi aralarında, sağır Milli Şefin. Ona Paşadan başka sıfat yakıştırmayan Halkçı arkadaşlarının yanında böyle konuşmazlardı. Fakat onlar da bilirdi paşalarına muhaliflerin böyle dediklerini. Babamın ve arkadaşlarının hiçbir zaman yüksek sese dönüştürmedikleri ve kendilerini anlamakta zorlanacak gençlere aktarmadıkları o bilgilerin, Erbakanın Konya topraklarından yürümesine iyi ve doğru bir zemin hazırladığına şahitliğimin anısıdır bu anlattığım.