Allah a ve Nebisi Muhammed aleyhisselama iman etmiş olmamız, bedenimiz üzerinden izlenebilecek bir fark oluşturmayacaktır şüphesiz. Mü min insanla mü min olmayan insanın dışarıdan izlenebilecek farkları yoktur, olması gerekmez de. Allah a iman etmiş insanların en iyi örnekleri olan ilk mübarek nesil; sahabiler, içlerinden çıktıkları müşriklerle farklı yapıların sahibi olmamışlardı. Aynı eli, aynı ayağı kullanıyorlardı onlarla. İman, insanların bir kalıba sokulup yeni bir bedenle camilere alınmalarını gerektirmiyor. Böyle bir beklentinin insan dünyasında yeri olamaz.
Mü min insan olarak biz, karakterimizle farklıyız. Bizi izleyen karakterimiz üzerinden izleyebilir. Mü min insanın mesela gözü ile mü min olmayan insanın gözü arasındaki fark, mü min insanın gözünün harama bakmaya karşı disiplin altına alınmış olmasıdır. Mü min harama bakmaz. Dilde de durum budur. Mü minin dili, mü min olmayanın dili ile aynı organdır ama mü min yalan konuşmaz, diken gibi söz söylemez. Onun dili de, kâfirin dili de kemiksiz olmasına kemiksizdir, aynıdır. Mü minin dili Allah tan korkan bir beyinden yönetildiği için yalana ve benzeri çirkinliklere karşı eğitilmiş bir organdır. Bütün organlarda ve mü min insanın kimliğinde bunu görmemiz mümkündür. Bunu göremedikçe de mü min insan olmayı belgelemek zordur. Kalplerde bulunması gereken imanın karaktere dönüşmemesi durumunda, sadece kalbinde iman bulunduğunu var sayarak bir insan için mü minlik teminatı nasıl oluşturabiliriz ki İmanı mü minin karakteridir. O karakteri ile mü min kimliğini ispat eder. Kalbindeki gelişmeler ise onunla Rabbi arasında bir sır olarak kalır.
Bir fert olarak hakikat böyle olduğu gibi mü min toplum olarak da bizim hakikatimiz budur. Mü min ferdin karakteri imanını yansıtır. Mü min toplumun karakteri de o toplumu mü min vasfı ile nurlandıran imanlarından kaynaklanmış karakterlerini yansıtır. Bunun gerçekleşmediği şahıs ve ortamlara mü min, Müslüman, İslam ve benzeri kavramların yamanması hakikati değiştirmeyecektir. Mü min olmayı iddia etmek yeterli değildir aksine mü min karakterli olmak zorunluluktur. Fert veya kitle, camideki secde pozisyonundan evindeki kimliğine kadar her yerde mü min karakterli olarak bilinmelidir. Mü min karakteri de kesinlikle insanların belirleyeceği ölçülerle oluşamaz. İnsanların iman gibi bir konuda standart belirlemeleri sadece gülünçtür. İman, bir farktır. O farkı, iman etmesi gerekenlerin çizgileri nasıl belirleyebilir Kime iman ediliyorsa ölçüler onun ölçüleri olmalıdır. İnsanlar Allah a iman ettiklerine göre iman eden mü minlerin karakterlerini de Allah Teâlâ belirleyecektir. O nun belirlemesi de Kur an da bütün insanlığa gösterilmiştir. Kur an ın koyduğu ölçüler, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Kur an ı açıklayan hadisleri, kimin mü min olduğu, kimin de olmadığını ortaya koymuştur. Yeni bir standart koymak isteyen dışarıdan iş yapmış olur.
Bu çizgiden hareket ederek, mü min karakterimizi yansıtan şu ilkeleri bir kere daha ortaya koyabilir ve biz buyuz diyebiliriz:
Bizim bağlılığımız Allah a, peygamberi Muhammed aleyhisselama ve mü minlerin bütününedir. Kişilere, isimler veya sloganlara bağlılığımız yoktur. Kimsenin adamı olamayacağımız gibi kimse de bizim adamımız olamaz. Hepimiz Allah ın kullarıyız. Kulların birbirlerini açık veya gizli kul durumuna getirmeleri mümkün değildir. İslam esasen böyle bir kullaştırmayı kaldırmak için vardır. İslam, insanlıktan bunu kaldırmak isterken Müslümanların kendi aralarında örtülü kullar oluşturmaları hiçbir şekilde kabul edilemez. Her mü min, bu ümmetin içinde bu ortak değere aynı oranda sahiptir. Farklı meziyetlerine göre bazı mü minler, neticede Allah ın rızasına daha yakın olacakları amelleri yapmaları ile farklı olabilirler. Bu fark hiçbir zaman ve hiçbir yerde onların, mesela namaz kılınan bir camide, namazda özel bir yerde durmalarını uygunlaştırmaz. Bir köy camisindeki namazda da Mescid-i Haram daki bir namazda da bütün mü minler, aynı safta ve aynı namazdadırlar.
Dostluk veya düşmanlık ölçümüzü böyle belirlemek zorundayız. Şeytanın bizi, başka ölçülere kaydırması tam anlamıyla bir iblisliktir.
Mü minler olarak yapacağımız çalışmalarda temel gayemiz Allah ın dinini yaşamak ve kalplerimizde ve insanın yaşadığı her ortamda yüceltmektir. Hislerimizin tatmin olmasını dinimiz üzerinden sağlamak gibi şeytani bir tuzağa kapılamayız. Dinimiz adına yaptıklarımızı, dinimizin ne kadar yükseldiği ile değerlendirebiliriz. Bizim şahıslar ya da gruplar olarak ne durumda olduğumuzu, bize ne yapıldığını, ne yapılmaması gerektiğini, dinin ne durumda olduğunu bu değerlendirmede asla kullanamayız. Dinimizin adı geçen bir yerde biz kendimizi yok kabul etmeye mecburuz. Eğer bir ortamda mü minlerden biri Allah ın dininden daha saygın, daha önemli gibi duruyorsa orada İslam adına bulunma iddiası ispat edilebilir bir iddia olamaz.
Mü minler fertler veya gruplar olarak iyilikte yarışmakla emrolunmuşlardır. İyilikte yarışmanın kendisi de olduğu gibi bir imtihandır. İyilikte yarışıp yarışmadığımız, Allah ın emrine uyup uymadığımızı gösterecektir şüphesiz. Yarışırken birbirimizi incitip incitmediğimiz de yarışmamızın ne kadar Allah için olduğunu veya olmadığını gösterecektir. Nasıl namaz kılmanın kendine mahsus şartları var ve bu şartlara göre o namaza namaz deniyor ya da denmiyor ise aynı şekilde Allah ın dini için birbiri ile yarışmak durumunda olan mü minler de şartlara uyacaklardır. Yarışma şartlarına uymamak, yarışmamak kadar hatadır. Sevgili Peygamber aleyhisselam Efendimizin en temel nasihatlerinden biri şudur: Haset etmeyin. Birbirinize kin gütmeyin. Birbirinizi araştırmayın, birbirinizin işine karışmayın. Alışverişinize müdahale etmeyin. Ey Allah ın kulları kardeş olun. Müslim, 2563.
Birbirimize karşı haset edemeyiz. Mü min karakterimiz bunu engeller.
Birbirimizle nefret ortamı oluşturamayız. Mü min karakterimiz bunu engeller.
Birbirimizin kusurlarını araştıramayız. Mü min karakterimiz bunu engeller.
Alışverişimizi bozacak iş yapamayız. Mü min karakterimiz bunu engeller.
Kardeşliğimizi korumakla mükellefiz. Mü min olmamız bunu gerektirir.
Peki, bunları, iyilikte yarışmanın sonucu olarak yapabilir miyiz Bu sorunun cevabı herkesin karakteri ile alakalı olmalıdır.
Zulme zulümle, hataya hata ile cevap veremeyeceğimiz gibi, bunlardan birini düzeltme amacıyla kullanamayız. Abdestimiz için idrar kullanamayacağımız gibi zulmü ve zulmün bir çeşidi olan yalanı, iftirayı, tahkiri iyilik ya da iyilikte yarış aracı olarak kullanamayız. Karakterimiz buna engel olur/olmalıdır.
Mü minler olarak bahçemizdeki çiçek çeşidinin çokluğundan memnun olmak zorundayız. Allah a kulluğu ya da iyilikte yarışmayı kendimize mahsus bir meziyete dönüştürdüğümüzde hatanın ortasında kalırız. Allah a kulluk eden mümin sayısı arttıkça mutlu olmayan, Allah a adanmışlık yolunda olamaz. Artan her secde sayısı mü min için bir mutluluk kaynağı olmalıdır. Kendisi için istediğini mü min kardeşi için de istemedikçe iman sahibi olmayı uzak ihtimale dönüştüren meşhur hadisin özü budur. Cihadı veya ibadetlerden bir ibadeti kendi tekelinde gören anlayış sahibi mü min sömürgecidir. Böyle bir kitlenin adı da mü min kitle olamaz.
Biz mü minler olarak kulluğumuzu ve amellerimizi rakamlar üzerinden izleyemeyiz. Kaç ve ne kadar yerine ihlas birimi kullanırız. Bir kişi ile milyon kişi, en büyük rakamla bir rakamı Allah için yapmış olma anlayışı açısından aynı olmadıkça yürüdüğümüz şeridin adını kulluk, yaptığımız işi de ibadet veya cihat olarak kabul ettiremeyiz. Sayılara ve kişilere takılıp kalmak bir tuzaktır. Bu tuzağı şeytan bizden önceki ümmetlerde çok kullanmıştır. Bizim ümmetimizde de bu tuzağın kullanılmasının ağır bedelleri ümmetimizin üzerinden asırlardan beri ödenmektedir. Artık bu tür faturalar çıkarmayacak işler yapmaya mecburuz.
Şahısların ümmetin bütünü değerinde tutulması hatadır. Bir şahsın etrafında o şahsın değerleri üzerinden göstermelik kalabalık durumunda olan ama ayrıntıya girildiğinde aynı değerleri tekrarlayanların bulunduğu bir grubu da bir şahsın farklı gölgeleri olarak görebiliriz. Bu ümmetin yükü şahısların kaldırabileceği kadar hafif bir yük değildir. Şahıslar ne denli değerli veya aktif olursa olsunlar ümmet onların kapasitesinin üstündedir. Şahısların ümmete renk vermesini kabul edemeyiz. O şahıslar kim olursa olsun netice budur.
Bu ümmet şahısların ümmeti olmaktan çok bir şûra ümmetidir. Şûrasız kaldığında ise hâli tam anlamıyla şu anda izlendiği gibidir. Bütün Müslümanlar olarak Kudüs ü dert ettiğimiz kadar bir şûra ilkemizi ne yaptığımızı da dert etsek Kur an çizgisinde bir iş yapmış olurduk. Aksi takdirde şûradan uzak kalmanın bedeli en ağır şartlarda ödenmeye devam edilecektir.