Kara kedi

Abone Ol

Konfüçyüs, en zor şeyin ne olduğunu şu temsille anlatıyor: “Karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır, özellikle odada kedi yoksa.” Bu sözü bir terazi gibi gündelik hayatın altına koyduğumuzda aslında ne ile uğraştığımızı hangi zor işlerin altında inim inim inlediğimizi tartabiliriz.  Zor işlerimizin çoğunluğunda, bu boş odada olmayan kara kedileri aramak, konuşmak, cebelleşmek ile geçtiğini görürüz. Beyhude bir çabadır hepsi. Hakikatin ne olduğunu nerede bulunduğunu böylesi bir yerde bulmak, bulmayı ümit etmek ne acıdır. Ondan dolayı hep bir kara kedi bütün meselelerimizin arka odalarına saklanır (en azından var olduğu ifade edilir). Ve bütün bir millet bu kara kediyi aramak, dedikodusunu yapmak, magazine dönüştürmek için uğraşıp dururken hem o da değişmiştir hem de kedi meselesi artık başka bir şeye dönmüştür. Sahi biz ne arıyorduk diye hatırlama çabasına bile giremeden yeni meselelerimiz yeni kapalı kutularımız olmuştur. Ne ara bu yeni meselelere daldığımızı hiçbir şekilde anlamayız. Gündem böyle bir şey, her şeyi alıp götürüyor.

Bir çizelge yapılsa her gün hangi olayların, hangi kişilerin, hangi beyhude kelamın peşine takılıp gidildiği ve hangi nedenle bunun yapıldığı kaydedilse; ve aradan geçen zaman içerisinde listeler karşılaştırılsa işte bu odaların içerisinde olmayan ama içimize var olduğu hissi verilen ve bizi olduğumuz bağlamdan koparan hadiselere karşı heba ettiğimiz duyguların zayiine pişman oluruz.  Nitekim olunuyor da ancak çabuk kanmak gibi ya da daha doğru bir ifade ile kandırılmak istemek gibi bir hastalık var ve giderek yaygınlaşıyor. Sanki baştan aşağı bir kumpanyalar silsilesi ve her gün turnedeki bir kumpanyanın gösterisi ile karşı karşıya kalıyoruz. Zaman geçiyor, ta ki kumpanya oradan ayrılırken gerçeğin acı yüzü ağzımıza kekremsi bir tat bırakıyor. Evinden, işinden, ekmeğinden, ekmeğinin giderek daralmasından endişe duymayacak bir hale gelen insan için hayat magazindir. Renkli hayatlar, parıltılı geceler ve bitmeyen uğultular ile 2. sayfa 3. sayfa haberleri gibi bir hayat kültür olup karşımıza dikiliveriyor. Ya hu bu kadar da olmaz dediğimiz ne kaldı? Artık her şey normal, olmaması anormal…

İşte bu anormalliklerin içerisinde bugünün dünyası otoriteye tam bir teslimiyet istiyor hem de sorgusuz, sualsiz. Oysa ahlaklı bir insan için bu durum bir yok oluş, çürüyüştür ve bir yerde kendi varlığını inkârdır. Bunda dünyanın haddinden fazla hızlanması ve bir o kadar da hızlı değişiminin payı inkâr edilemez. Bu bakımdan insanın erezyona uğraması ve bunun neticesinde insan ait olan bütün değerlerin bu erezyondan nasiplenmemesi düşünülemez. Bu hız içerisinde tuhaf bir tutuculukta kendini giderek hayatın merkezine yerleştiriveriyor. Bu tutuculuk insanın içinde bulunduğu dar boğazdan çıkmasını engellerken, yeni dinamikler edinme pratiğini de yok ediyor.  Onun için o karanlık kapalı odada kara kedi arayanların bu tutuculuğu yadırgamaması, fark etse bile inatla olduğu yere takılıp kalması da gösteriyor ki insanın kendine dönüşü oldukça güçleşmiştir. Bu bakımdan ne toplumsal, ne kültürel, ne politik,  ne de ekonomik gelişmeler kara kedi arayışındaki, gündem tutsaklarını etkilemiyor. Hattı zatında bütün bu süreçlerin dışında kaldıklarından olup biteni kavramakta zorlanıyorlar. Kara kedi’nin yerine istediğin gündem maddesini koy, her yol aynı döngüye çıkar. Ekmeğin kokusu ve buğusu kadar, toprak kadar doğal bir gerçeğe ancak o odalara itibar etmezsen ulaşabilirsin, şayet aradığın yarış spikeri ise o burada eğleşmiyor. Hoşça bakın zatınıza…

Bize Kadar

1-         “Acı ancak yalnızca anıya dönüştüğünde yazılabilir” der, Stig Dagerman.

2-         Ne kadar haklı bir tespit:  “En radikal devrimciler bile devrimin ertesi günü muhafazakâr olurlar.” Zaman, Hannah Arendt’i haklı çıkartıyor. Bu haklılığı görmek için sadece çevrenize bakmanız yeterli.

3-         Bu hafta Selçuk Küpçük’ün yeni kitabı “Aşk ve Teselli, Susma’nın Müzikal Poetiği” kitabı var. Sayfalar arasında iyi bir yolculuk geçirileceğini düşünüyorum. Kitap, “Kopernik Kitap”tan.

4- Bu hafta hem Oya Akgönenç Hanımefendi hem de Bahattin Karakoç hakkın rahmetine kavuştu. Allah rahmet eylesin. Bahattin Karakoç’un şiirlerinden okurduk, Oya Hanım’ın latif derslerini takip ederdik. Mevla ikisine de rahmet eylesin.

TAŞ GEMi

“Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü/Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü/Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü/Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana/Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana. -Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.”(Bahattin Karakoç, rahmetle…)

Not: Yusuf / Cat Stevens’ın son albümünden “See What Love Did To Me” var bu hafta listemizde. Torunlara yapılmış bir albüm, ister çocuklarla ister içindeki çocukla dinle.

Dağarcık

“Her türlü işbirliği, toplumsal katılma ve kaynaşmanın bütün insanca değeri, insanlık dışı koşulların sessizce onaylanmasını örten bir maskedir yalnızca. İnsanların çektikleri acılardır asıl paylaşılması gereken.” (Adorno’dan tadımlık)

Bir Lahza

“Rust Cohle: Fark ediyorsun ki, tüm hayatınız, sevginiz, nefretiniz, hatıralarınız, acılarınız... Hepsi aynı şeydi. Hepsi bir rüyaydı. Kilitli bir odada sakladığınız rüya. İnsan olduğuna dair bir rüya!” (True Detective’den)

Tekke

“Birkaç dakika sonra babam pabuçlarıyla çoraplarını çıkarıp ayaklarını berrak sulara daldırdı, bir süre suyun içindeki ayaklarını seyretti. Sonra gözlerini yumarak gülümsedi. Bu gülümsemeyi uzun zamandır görmüyordum. Aniden derin bir nefes aldı ve “Bu bana neyi hatırlattı biliyor musun?” dedi. (…) “Çocukluğumu.” (…) Bu yaşlı adama, yaşlı beyaz ayaklarını berrak nehir sularına daldırmış oturan, sayılı günlerinin sayılı anlarından birini yaşayan yaşlı babama baktım ve birdenbire sadece bir çocuk, bir küçük oğlan, gencecik bir delikanlı olduğunu düşündüm; bütün hayatı önünde uzanmış onu bekliyordu, tıpkı beni bekleyen hayatım gibi. Bu düşünce daha önce hiç aklıma gelmemişti. Derken zihnimdeki imgeler -babamın şimdiki ve bir zamanlar ki hali- birbirine karıştı ve babam o anda yabani, aynı anda hem genç hem yaşlı, ölmekte olan ve yeni doğmuş tuhaf bir yaratığa dönüştü. “Babam bir mite dönüştü.” (Daniel Wallece’den tadımlık)