Kapitalizm rakamlara yalan söyletiyor!

Abone Ol

R

akamlar mı yalan söyler, yoksa her yalan birer istatistik midir                                    

- "Rakamlar yalan söylemez ama yalancılar rakam söyler."

Yalancılar rakam söylemez, dosdoğru yalan söyler. Rakamlar, tabiattaki herhangi bir nesneden, eşyadan vs. farklı değildir, neyse odur. Bir mağara veya bir rakam birbirinden çok farklı değildir, tabiatın birer parçasıdır. İnsanlar keşfedene kadar her ikisi de bilinmezdi, ama yok değillerdi nihayetinde. Yalancı birisinin bir rakamı eğip bükmesi, şekilden şekile sokması, o rakamın ifade ettiği gerçeğin mahiyetini değiştirmiyor ki. En fazla farklı ifade edilmiş oluyor. Farklı ifadeler (ifadede bozukluklar yoksa eğer) farklı anlamlara götürmez. Rakamlardan korkmanın pek bir anlamı yok o zaman, yalancılardan korkmalı!

Kimi insanların arası yoktur rakamlarla, hiç olmamalarını yeğlerler. Hayatın bir matematik yanının olduğu doğrudur yine de. Bir matematik formülü kesinliğinde olmadığı da elbette... Çünkü hayat iki eksiden bir artı üretmez, daha da fazla eksiye gider sonu. Matematik, hayatı çözmek için bir vasıtadır; hayat ise matematiğin ispatı. Ama kalıplaşmış olanın aksine matematik, can sıkıcı veya zorlayıcı değil de çözümleyicidir. O da, ormandaki bir ağaç veya denizdeki bir dalgadan farksızdır aslında, hayatın içindedir. Görebilmek biraz zordur, o kadar. Varoluşun sırrını çözecek bir anahtar sunar insana. Kimi onunla varmak ister bu sırra, kimi de onsuz.

İktisat ilmi, elinde avucunda bulunan kıt kaynağı en iyi şekilde kullanabilme üzerine kurulu bir bilim dalıdır. Bir ayağı sosyal bilimlerde, bir diğeri de pozitif bilimlerde olduğundan biraz muallaktadır. İnsan faktörü işin içinde olduğundan sosyal bir tarafı olsa da, model geliştirme, ölçme vs. gibi faaliyetlerde de yoğun şekilde matematik kullanır. İktisatçı da (ki ekonomist de deniyor, daha havalı) bu iki farklı damardan beslenen ilmin uygulayıcısıdır.

İnsanlık tarihi demek, bir bakıma ekonomi tarihidir demek yanlış olmaz. Çok eski devirlerde dahi karşılıklı takas esasına dayalı belli bir ekonomik modelden bahsedebiliriz. Yapılan birçok savaş, sınırların değişmesi, ülkelerin kurulup yıkılması, ölenler, değişen koşullar, kurulan yeni siyasi yapılar çok basit bir ilkenin neticesidirler: Ekonomik çıkarların azamileştirilmesi.  (İktisatçı için bu en temel ilkelerdendir. İktisadi tarafları temel varsayımlara göre değerlendirir. Kârın ve faydanın azamileştirilmesi gibi) Ülkeler ve tabii ki insanlar, sürekli olarak daha fazlasını elde etmekle ilgilenmişlerdir. Günümüzde, bu kuralın insanların beynine bir çivi çakıldığını görüyoruz. Modern insanın yalnızlaşmasını ve anlamsızlaşmasını, biraz da giderek bencilleşmesine ve kendi çıkarı haricinde hiçbir şeyle ilgilenmemesine bağlamalı.

Sürekli büyüme...

İktisat ilmi, temelde ekonomik faaliyetin düzenlenmesi ve kıt kaynakların en verimli şekilde kullanılması bazlıdır. Baş gösteren sorunların çözümü için modeller ortaya koyması, bu modellere göre de çözümlemeler yapması icap eder. Buradaki nirengi noktası, bu çözümlemeler esnasında ekonomik faaliyetin tarafı olan (emek veya sermaye sahibi olarak) insan faktörünü doğru değerlendirebilmektir. Sahip olunan bakış açısına göre arz-yanlı veya talep-yanlı çözümler üretebilirsiniz. Bugünkü ekonomik sistemlerin açmazı da bu basit gibi gözüken noktadan baş göstermekte... İnsanlar sadece bir istatistiki veri midir, yoksa politikaların üzerine inşa edilmesi gereken en belirleyici öğe mi İster sosyalizm olsun, ister kapitalizm, insanı yeri geldiğinde bir makine mertebesinde algılamışlardır. İnsanlar, düzen çarkının dönmesi için yeri geldiğinde harcanabilir "istatistiki öğeler"dir. Günümüz ekonomik sistemi de, zenginlerin fakirlerin daha da fakirleşmesi uğruna daha da zenginleştiği, insanlığın çok büyük bir bölümünün, çok çok küçük bir azınlığın refahı için çalıştığı bir cangıldan farklı değildir. Belli aralıklarla içine girdiği "korku tünelleri" kriz olarak adlandırılmış, vahşi kapitalizmi içine "gerçekten de" sindirenler için de birer "fırsat" olarak tanımlanmıştır. "Sürekli büyüme" (sustainable growth) fikri ütopik olmaktan da uzak gerçekle bağdaşan bir fikir değildir. "Aza kanaat etmek" ilkesini yerle yeksan etmiştir modern dünya bu söylemle. Halbuki kaynakların tükenmesi, ekonomilerin karşılaştıkları zorluklar, ekonomik faaliyetin temel aksının üretimden parasal temele doğru kayması ve heyüla gibi büyümüş şirketlerin doymak bilmeyen kâr iştahı insanlığın yeni belalarıdır artık.

Bu noktada, şunu hatırlamalı. Olan biteni anlamaya çalışmak, öğrenmek ve yanlış olan yeri düzeltmeye çalışmakla mükelleftir insanoğlu. Vicdan ve inanç sahibi insanın ağır yükü de buradan ileri gelir. İktisat ilmiyle uğraşanların arasındaki vicdan sahibi kimseler de (inançları farklı da olsa) bu adaletsiz duruma kendi çaplarında isyan ediyorlar. İnsanlık erdemi, doğru bildiğini haykırmayı gerektirir zaten. "Bir kişiye 99, 99 kişiye bir pul" ilkesiyle çalışan bir düzenekten farksızdır günümüz dünyası. Burada rakamlara suç bulamayız, rakamları eğip bükenler de aldatamamalı bizi. Bilgi sahibi olmak da bir iktidardır artık.

Bazı tespitlerden yola çıkılabilir. İktisat, tabiatı gereği nankör gözükür insana. Çünkü insanı kısıtlayan bir yapıdadır. Öngörülemeyen alanları da fazladır. Mühendislik gibi tam bir kesinlikten yoksundur. Çok doğru olduğunu düşünseniz de sizi yanlış sonuçlara götürebilir. İktisatlı olmak ise erdemdir. Aza kanaat edebilmek, israf etmemek, tabiattaki kaynakların birer "nimet" olduğunun bilincinde olabilmek çok büyük erdemlerdir.

İktisatçılara (belki de biraz sevimsiz konulardan bahsettiklerinden) çok hoş gözle bakılmasa da, "iktisatlı olanlar" çok makbuldür. Hele ki günümüzde iktisat dendi mi insanların aklına sadece "faiz", "döviz", "borsa" geliyor ki, hoşlanmak ne mümkün! Belki bu yüzden, belki de "acı reçeteler" önerdiğinden dolayı iktisatçılar "istenmeyen adam" olmaya namzettirler. Ancak, bir ülkede iktisatçıların olmaması da felaket olur. (Gerçi, Türkiye de bunun tersini doğrulayan bir çok örnek de mevcut halihazırda) İktisatçı demek planlayan demektir, ki olmaması da kaynakların ölçüsüzce harcanmasına doğru gider.

İktisat ilmi parayla uğraştığından çok insanla ve insanlık tarihiyle ilintilidir belki de. Para, ekonomik faaliyetin olmazsa olmaz bir öğesi olsa da, insan faktörü kadar önemli değildir. Yaygın ve yanlış kanı, iktisadın parasal ilişkiler bazlı olduğudur. Halbuki doğrudan insan faktörü üzerinden işleyen bir mekanizmadır. İnsanlık tarihinin de en belirleyici figürüdür iktisadi olgular. Birçok toplumsal ve tarihi olgunun kaynağında iktisadi nedenler yatar. İsteyen araştırıp böyle olmadığını kanıtlayabilir tabii

Küreselleşme ve sömürgecilik

İçgüdüsel davranışların hepsi "faydanın azamileştirilmesi" kökenlidir. Bu ilke, tüketiciler için de temel varsayım olarak kabul edilir. Firmalar için ise "kârın azamileştirilmesi" söz konusudur ve fayda ile kârın kesiştiği noktada denge sağlanacağı umulur. Ancak, kapitalist sistemde bu denge noktası tüketiciler için git gide sıfıra, büyük ve çokuluslu şirketler için de git gide sonsuza yaklaşmaktadır. Büyük şirketlerin bu doymak bilmeyen iştahı devam ettikçe ekonomi kitaplarındaki "tüketiciler, faydalarını azamileştirmeye çalışırlar." ifadesi de tarih olacaktır.

İktisadın ve iktisatçının temel çıkmazlarından birisi, "vicdan" ile "çıkar" arasındaki tercihtir. Amiyane tabirle "vicdan ile cüzdan arasına sıkışmak" da denir, ki insanı salt çıkarları peşinde koşan bir varlık gibi düşünürseniz, tercihiniz "cüzdan"dan yana olacaktır. Gelip geçmiş olan pek çok sistem, bu tercih probleminde pek de fazla vicdanı gözetmemiştir. İnsanoğlu, "vicdan"ı da bir değişken olarak ekonomik modellere dâhil ettiği gün, bugünün vahşi cangıl düzeninden daha iyi olacaktır muhakkak.

İnsan faktörünü sadece işgücü olarak (emek olarak da değil) düşünen bir kapitalist, insanların tamamının davranışlarında "rasyonel" olacağını düşünecektir. Böylelikle, işlerin kötü gitmesi durumunda hangi reçetelerle hangi tedavileri yaparak kesin başarıya ulaşacağını da bilir. Ama kâğıt üzerinde kalır büyük olasılıkla. IMF nin onlarca ülkede çuvallaması bunun böyle olmadığını gösterir. İşin içinde insan olması, her ne kadar bilimsel yöntemlere dayansa da, ekonomik çözümlemelerin hep bir açıdan öngörülemez olması sonucunu doğurur. Belli koşullar için iyi sonuçlar veren uygulamalar, başka koşullarda etkisiz kalabilir. Her devir veya her koşul için geçerli "sihirli" bir formülden bahsedemeyiz.

Bir ülkenin iktisadi yapısı, bir bakıma turnusol kâğıdı etkisi gösterir. O ülkenin bilgi üreten mi, tüketen mi olduğu da, başkalarınca sömürülüp sömürülmediği de anlaşılabilir. Kapitalist sistem, başka ülkelerin kaynaklarının sömürülmesini "kaynakların transferi" olarak algılar. O kaynaklar, hammaddeler bitmiş ürün olup insanlığın hizmetinde kullanılacaktır diye kandırır. Küreselleşme ile birlikte, sömürgecilik kelimesi korkunç gelmiş olacak ki, "iş bölümü" fikri çıkmıştır meydana. Her ülke en iyi olduğu malı üretecek ve böylelikle üretim miktarları artarak fiyatlar düşecektir. Batılı ülkelerin, artık pahalı ve zahmetli olduğu için üretmedikleri malların böylelikle diğer "iş bölümü" ülkelerine dağıtılması da ilginç bir ayrıntıdır. Stratejik öneme sahip ve bilgi gerektiren mamuller ise yine dünyanın sömürgeci takımı tarafından üretilip istenen fiyatlara satılmaktadır. Kaynaklar böyle böyle transfer edilir günümüzde artık. Buradaki bir ilginç nokta da, "sömürgecilik"ten veya küreselleşmenin olumsuz taraflarından bahsedenlere çağdışı fikirlerin sahipleri veya fosilleşmiş beyinler olarak algılanmasıdır, ki kasıtlıdır kanımca. Bu kadar bariz ve ölümcül kusurların eleştirilmemesi, insanlık erdemlerinin katli olacaktır.

Kapitalizm, vicdan  ve ahlak...

Kapitalizm, vicdan ve ahlakla tamamen ters bir doğrultuda ilerler. Ters bir orantı bile kurabiliriz. En karlı kazanç formülleri, bilin ki, en az ahlak ve vicdan öğelerini barındırır. Hatta olmazlarsa çok daha makbul sayılır. İnsanların, sabahtan akşama kadar "şu kadar adet şundan" üretmek üzere kürek mahkûmluğu her türlü eleştiri ve sorgulamaya açıktır. Üretim maliyetlerini daha da kısmanın farkı yolları da vardır. Bazı firmalar, uluslar arası sularda gezinen gemileri üretim bantlarıyla donatıp hem vergi vs. avantajlarından yararlanır, hem de işçileri (veya köleleri) başka bir şeyle uğraşamayacağından dolayı fazlanın da fazlası kadar çalıştırırlar. Sonra da insanlığa serbest ticaret, sınırların kalkması, daha güzel bir dünya gibi sloganlar ezberlettirirler. Aslında, tartışılması gereken ekonomik sistemlerin para-faiz-istihdam vs. politikalarından ziyade insani algılarının mahiyeti... Yoksa bahsi geçen konularda öyle ya da böyle doğru yolu bulmak mümkün. Sistemin eleştirilere muhatap olması da bu çarpık ve vahşi anlayışından zaten

Birileri, insanın hırs ve iştahının sonunun olmadığını ve dünyanın bunu karşılayacak kaynağa sahip olmadığını anlatmalı modern ekonomik sisteme. Ve elbette ki, rakamların yalan söylemediğini ve yalancıların rakam söylemesinin yalanlarını meşru kılmayacağını... Yalanlar apaçık ortadadır, ki rakamlara suç bulmak insafsızlık olacaktır. Kapitalizm, rakamlara yalan söyletmektedir.