Hayatta insanın atacağı adımları olur. Bu, olumlu olabileceği gibi olumsuz olana da olur. Somut olarak evlerimizin kapıları, soyut olarak da gönüllerimizin kapıları var.
Misafir sever insanlarız. Kapılarımız asla kapalı olmaz. Bize konuk olarak gelebilecek bir yakınımız olabileceği gibi hiç tanımadığımız biri de olabilir. Bu, insanın insana olan güveni ve anlayışı. Gönül kapılarımız da öyle. Hiç bilmediğimiz, tanımadığımız birilerine gönlümüzün kapılarını açarız. Dostluklar ve aşklar böyle başlar. Güven ve inanç ile. Dostluk kapıları bir aralandı mı o asla kapanmaz. İnsanın en güçlü bağı dostluk. Sonsuzluğa açılır.
Bencil ve çıkarcılar gönül veya evlerinin kapılarını asla aralıklı tutmazlar. Bu tip insanların bin türlü bahaneleri olur. Kusur ararlar, ya da çıkarlarına nasıl bir pay düşer ona bakarlar. Bu karakterler bencil olduklarından insanların iyi ve hoş davranışlarını benimsemezler. İşlerine gelmediği için ötelerler ve hatta kusurlar ile üstlerini örterler.
Dostluklar ve asil davranışlar çıkarsız. Yeter ki bir insan bir insana bağlansın. Yeter ki bir insan birinin kalbini fethetsin. İnsanın insanla bağ kuracağı gönle gireceği en küçük bir oluş sonsuzluğa götürmeye neden. En gerilimli dönemlerde insanların tanıma ve anlama kolaylaşır. Sezgileri olanlar zaten kimin ne olduğunu, neler yapabileceğini iyi kötü bilirler.
İnsanın yüzüne kapıları kapalı tutanlar hiçbir gerekçeye, bir hamleye fırsat vermezler. Olabilecek durumların önünü kapatırlar, duvarlar örerler. Bir Müslüman’ın sorumluluğu tebliğdir. Anlatma ve yaşamadır. Anlatırken yaşama bilinci ile olurlar. Önemli olan kendileri değil, önemli olan gönül kapısından büyük alana insanları çağırmadır. Orada hemen herkese yer var. Katı ve sert çıkışlar hiçbir yarar sağlamaz. Bazen insan psikolojisini etkiler, olumsuz bir hamlede bulunulunca; bu, hem kendine hem de başkalarına zarar verir. Bir insan hayatı boyunca yanlış bir yol üzerinde olabilir, günahları da olabilir. Bir insan bazen çıkar duygulu bile olsa iyi bir davranışta bulunuyorsa onu anlayışla karşılamak gerekir. O iyi hal ve yaklaşım kişinin yönünü iyi ve güzele doğru çevirebilir.
Cami; cem olunan, toplanılan yer. Bu kapıdan hemen herkes girebilir, girmelidir. Oranın manevi hazzından ruhundan beslenilmeli. “Sen buraya giremezsin, burası sana yakışmaz” denilemez. Gönül kapısından bir giriş ebedi giriş ve orada kalış olabilir. Cami hiçbir kişinin mülkü değildir. Kendilerini zahit olarak görenler önce kendilerini iyi bir tartmalıdırlar. Kendileri ne kadar sağlıklıdırlar, samimidirler ona bakılmalı. Günümüz Müslüman’ı bir tuhaf ve korkunç bencil. Bir dünyayı sadece kendine ait biliyor. Kendini bir tartıya koymuyor ya da vurmuyor. Müslümanlar kapitalist ruhun karanlığında debeleniyorlar. Habire şişiyorlar. Faizin, çıkarın bataklığında servet ediniyorlar. Lüks yapılar, konaklar, arabalar saltanatında yarış atları gibi koşuyor ve yarışıyorlar. Kapılar sadece kendilerine açık. Görünmelik bir Müslümanlık taslıyorlar. Kendi alanlarına başkaları girmesini istemiyorlar. Çünkü dünya nimetleri sadece onlara aitmiş gibi davranıyorlar. Bu tür insanlar ramazan ayında oruçlu ağızlarıyla bile bu tutumlarından asla vazgeçmiyorlar. Ağızları oruçlu, gönül kapıları değil. Ağızları oruçlu dilleri değil. Zehir kusuyorlar. Bu günlerde bile gönül kapıları aralı olmalı iken bin bir türlü iftira, nefret ve öfke kusuyorlar.
Camilerin ve gönüllerin kapıları herkese açık olmalı. Orucun bereketi ruha ve bedene sinmeli. Amacımız insanı kazanmak mı, ötelemek mi? Amacımız insanı olduğu gibi anlamak mı, nefret ve öfkelerimizle uzaklaştırmak mı? Saltanatlar da elbette bir gün biter. Biter ama bunun bir de aması var. Yanlışlar ile yanlışlar düzelmez, uçurum büyür sadece.