Kapıda beklemek

Abone Ol

Avrupa Komisyonu Parlamenterler Meclisi (AKPM), Türkiye ile çok kritik bir karar aldı. AKPM, Türk demokrasisindeki durumun iç açıcı olmadığı ve OHAL uygulamalarının da bunun tuzu biberi olduğu şeklindeki bir değerlendirmeyle Türkiye’yi “siyasi denetime” almaya karar verdi.

Daha doğrusu, AKPM Türkiye’yi “yeniden” siyasi denetim sürecine aldı. “Yeniden” ifadesi önemli, çünkü Türkiye bu alanda bir “ilk” oldu. 1996’da girip 2004’te çıktığımız “siyasi denetim” sürecine “yeniden” dönüş yapmamız, aradan geçen 13 yıllık sürenin “çöpe gittiği” endişelerini de beraberinde getirdi. 

2004’ten, yani AB ile tam üyelik müzakerelerine başladığımız tarihten”, bugüne dek geçen süre acaba bir kazanım mıdır bizim açımızdan? Öncelikle bunun tartışılması gerekir. İkinci olarak şunu dikkatle değerlendirmeliyiz. AKPM’nin bu kararına iktidar adına gösterilen tepki ve itiraz cümleleri de üzerinde düşünmeye muhtaçtır: “Türkiye, Avrupa’nın bir parçası olmaya devam edecektir.” Bu ısrarın herhangi bir mantıki ve geçerli nedeni bulunmakta mıdır acaba?

Türkiye bağımsız bir ülke olarak, bir başka kuruluş tarafından “siyasi denetim” mekanizmasına sokulmayı nasıl olup kabul etmektedir, orası da ilginçtir aslında. Gerçi, üyesi bulunduğumuz IMF de her sene gelip 4. Madde çerçevesinde birtakım teftişler gerçekleştirmektedir. Herhalde oradan bir aşinalık oluşmuş demek ki!

Türkiye ile AB’nin (ki ilk başlarda AET, sonra AT ve nihayetinde AB olmuştur) 1963’ten beri süregelen münasebeti, birkaç kelimeyle özetlenmek istense akla şunlar gelecektir herhalde: “Reform”, “uyum”, “kararlıyız”! 

Türkiye, bir üyelik namzeti ve gönüllüsü olarak AB müktesebatına uyum göstermeye heveslidir ve bunun için de gereken reformları yapacağı taahhüdünü vermektedir. Netice itibariyle de “üye olmaya kararlıyız”dır!

Halbuki, AKPM’nin aldığı ve bir ilk olan “yeniden” siyasi denetime alma kararı bile AB nezdinde Türkiye’nin hangi pozisyonda olduğunu göstermektedir. Türkiye, AB açısından “istisnai” bir konumdadır. Mümkün mertebe yapacağı reformlarla AB müktesebatına uyum sağlaması istenmektedir, ancak bunun karşılığında tam üyelik değil de “bir başka” statü (özel statü dediler mesela) önerilmektedir. Klişeleşmiş tabirle “çifte standart” uygulanmaktadır yani.

Gerçi, niyetini her fırsatta belli eden, Türkiye’nin Avrupa’nın kendini tanımladığı kimlik ve tarihiyle bir ilintisinin olmadığı ve bir parçası olamayacağını söyleyen AB, bu konuda “çifte standart”la itham edilemez. Niyeti açıktır ve kendi açısından da haklıdır. Tarihsel süreç ve Hıristiyanlıkla özdeşleştirdiği Avrupalı kimliği itibariyle düşününce de kendi içinde tutarlıdır.

O bakımdan, AKPM’nin kararıyla birlikte “13 yıl çöpe gitti” demek yerine daha kapsamlı bir muhasebeye girişmek ve belki de AB maceramızın başladığı 1963’ten itibaren geçen süreyi heba edilmiş olarak görmek gerekebilir. Bu, Avrupa realitesinin toptan reddedelim, tamamen sırtımızı çevirelim demek de değildir.

Tam tersine, Avrupa’ya, AB’ye bakışımızdaki olumlu veya olumsuz “toptancı” yaklaşımları gözden geçirip, bu münasebetleri yeniden tanımlamamız gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bir kere şunu bir yere not edelim: AB, tüm sorunlarımızı çözecek sihirli bir formül değildir. AB’ye girmek sorunları “otomatikman” çözmez, çözemez. Kendi sorunlarımıza kendimiz çözüm bulmak durumundayız. Ancak Avrupa siyasi ve ticari ilişki anlamında göz ardı edemeyeceğimiz bir realitedir. 

Elbette ki, “eşitler arası” bir ilişki tesis edebilir ve kapısında beklemekten vazgeçersek…