Memur-Sen İzmir İl Temsilcisi Ali Musa Bina, Çin hükümetinin Doğu Türkistan’da sürdürdüğü kapalı devre zulmü kınadı.
İnsanın kanını donduran satırlar var;
* Çin, Doğu Türkistan’da bir soykırım gerçekleştiriyor. Bunu yaparken de kendince meşrulaştırıcı bazı politik argümanlar geliştiriyor.
* Modern dünyada bütün katliamlar, zulümler bu kılıf altında, yani masum gibi görünen teoriler ve politik söylemlerle gerçekleştiriliyor. Çin hükümeti de, Doğu Türkistan’daki soykırımı, zulmü gizlemek için ‘sosyo-ekonomik reformlar’ söylemini kullanıyor.
* Bu söylemin altında neler gizli? Yükselen ejderha olarak gösterilen Çin, komünist parti oligarşisi altında tam bir kölecilik düzeni kurdu. Bu yüzden, insan hakları ihlalleri bütün ülke sathına yayıldı.
* Bugün Çin’in zenginlerinin kimliğine baktığınız zaman hep Çin Komünist Partisi’nin yöneticilerinin çocukları olduklarını görürsünüz. Bunlara küçük prensler denilmektedir. Çin rüyası pazarlanan budur.
* ‘Sosyal-ekonomik reformlar’ bu küçük azınlık için geliştirilmiş sömürü politikalarının kılıfıdır. Bu gerçek anlaşılmadan, Doğu Türkistan’da neler oluyor sorusunun cevabını tam olarak anlayamayız.
* Doğu Türkistan’da 1949 yılından bu yana yaşanan bir zulüm var. Bir noktada bu zulmün temelinde Doğu Türkistan’ı Müslüman Uygur Türklerinden arındırmak yatıyor. Bu politika işgalin ilk yıllarından bugüne kadar aralıksız uygulandı.
* Kur’an okumanın, terör eğitimi, namaz kılmanın terör eylemi ve oruç tutmanın devlete başkaldırı olarak ilan edildiği Doğu Türkistan fotoğrafı Çin’in bu yüzyıla hediye ettiği utanç tablosudur.
* Çin hükümeti, kendi politikalarını meşrulaştırmak için El-Kaide, DAİŞ söylemlerinin arkasına gizlense de mızrak artık çuvala sığmıyor.
HEEEY! BU SESİ DUYAN VAR MI?
* Heeey modern dünya! Bu sesi duyuyor musunuz?
* Heeey Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)! Bu sesi duyuyor musunuz?
* HeeeyTrump! Bu sesi duyuyor musunuz?
* Heeey Uluslararası Ceza Mahkemeleri! Bu sesi duyuyor musunuz?
* Uluslararası Adalet Divanı! Bu sesi duyuyor musunuz?
(BBG); BİRİ BİZİ GIDIKLIYOR!
* Hem de kahkahalar attırırcasına gıdıklıyor!
* Hem de son dönemlerin en trajikomik tiyatrosunu oynarken gıdıklıyor!
* Hem de iki parmağını gözlerimizin içine sokarak gıdıklıyor!
* Hem de sadece ucu değil tümü kanlı ve vahşi asasıyla gıdıklıyor!
***
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) terör örgütü PKK’nın elebaşlarının ele geçirilmesi için para ödülü koydu!
Terör örgütünü bugüne kadar kuran, besleyen, büyüten, himaye eden ABD değilmiş gibi! Biri bizi mi gıdıklıyor ne! Güler misin ağlar mısın?
EVET, AMA YETMEZ!
Bu köşede bir süre önce (26 Eylül 2018) metrobüs duraklarında bir tehlikeye dikkat çektim; “Metrobüse giderken ya da indiğinizde kullandığınız yaya geçitler var. Bunlardan biri merdivenli ve daha kısa… Diğeri ise daha uzun ve dolambaçlı olanı… Elinizde valiz varsa ya da yaşlı ve engelli iseniz bu merdivensiz yolu kullanıyorsunuz. İşte bu merdivensiz uzun geçitlerin üzeri kapalı olan kısımları tam bir facia! Zira başınızı kaldırdığınızda -paslanmış olan- paneller/kapaklar neredeyse başınıza düşecek gibi…
Fotoğrafta gördüğünüz, YenibosnaMetrobüs Durağı… Bu sadece birisi… Yerlerinden oynamış paneller, rüzgâr vurdukça sallanıyor. Kimi de zaten tamamen çıkmış-kopmuş… Bunların oradan geçenlerin kafasına düştüğünü düşünebiliyor musunuz?”
Birkaç gün önce YenibosnaMetrobüsDurağı’ndan geçtim; o düştü/düşecek paslı paneller tamamen sökülmüş, yaya geçitleri de boyanmış… Yetkililere buradan teşekkür ediyorum. Ama bir de uyarıda bulunmak istiyorum; yapılan onarım ve boya işleri yarım yamalak! Evet, ama yetmez…
HASTANE NOTLARI...
Gözlerin tam da ağırlaştığı, suyun kaldırma gücünün de neredeyse işe yaramadığı saatler...
Vakıf Öğrenci Yurdu’nda nöbetçi öğrenci iken öğrencileri sabah namazına kaldırırken kullandığımız bu metot nerede/nerelerde kaldı, sahi?
Neredesin Vahit Usta! Koğuşların açıldığı o meşhur yatakhane koridorunun başından bir gürledi mi, erkeksen kalkma! Elindeki çıta/değnek ne de çok korkuturdu bizi! Sınıf ilerledikçe o korku yavaş yavaş sevgi ve saygıya nasıl da dönüşüvermişti...
Renkler beyaz mı, beyazımtırak mı, bej mi yoksa!
Yoksa her birinin de yer aldığı bir karışım mı?Üstad Necip Fazıl’ın “Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar. Ne de şeytan, bir günahı, Seni beklediğim kadar” dizeleri dudaklarımda... Bir de elbette ve de kesinlikle “dua”.
***
Odada iki yatak var. Modern yataklar... İndirmeli, kaldırmalı... Fonksiyonel...
Biri boş...
- “Gece burada yatabilir miyim?”
Bir zamanlar parmağıyla yaptığı “sus” işareti fotoğrafıyla gönüllerimizde işaretlediğimiz hemşireden hemen cevap geliyor;
- “Olmaz.” Refakatçilerin yatması yasak!
- Peki, ama nerede yatacak refakatçi?
Küçük, dar, eski mi eski bir çek/san gösteriliyor. (Çek/san’ı ben uydurdum. Çek/yat gibi...)
- Çarşaf ve yastık var mı peki?
- İkisi de yok! Arzu ederseniz evinizden getirebilirsiniz! Haydaaa!
Bir güzel çarşafa doladılar mı? Doladılar...
Refakatçiye yemek de mi yok?
Nasıl yani?
Kart çıkarmanız (bu arada günlüğü 10 TL) yetmiyor! Bir de hemşire hanımefendinin listesinde olmanız gerekiyor...
- Acaba bir yemek de ben alabilir miyim?
- Hadi neyse. Bir defalığına verelim ama listeye dahil olunuz!..
Burası “büyük kongre” miydi, acaba? Beni de mavi, sarı, kırmızı, beyaz listelerden birine mi yazacaklardı? Nasıl yani, partinin ileri gelenlerinden biri mi olacaktım! Önemli biri mi olacaktım! Herkes beni mi konuşacaktı?
Ne diyorum ben a be yaw!
Parti... Kongre... Renkli listeler... Hastane... Refakatçi...
O arada dalmışım...