Kamu Bilinci

Abone Ol

Kamu ya da “amme” kelimeleri, özel veya “hususi” kelimelerinin karşıtı olarak kullanılır. Ancak kavram olarak, sosyal ya da kültür bilimleri bakımından farklı olgulara işaret eder. Kamu kavramının dışında farklı kültür bilimleri alanında kullanılan, bir bakıma aynı olguyu ifade eden kavramların varlığından da söz edilebilir. Mesela, sosyolojide birey, tekil bir varlığı ve olguyu ifade etmek üzere kullanılırken, grup, topluluk, toplum gibi kavramlar “kamu” kavramının anlamını karşılamak üzere kullanılabilir.

Ancak, siyaset ve hukuk bilimlerinde “kamu” kavramının işaret ettiği olgular, farklı adlar altında tanımlanmak durumundadır. Özellikle hukuk alanında hukuki ilişkinin ve bu ilişkinin konusu olan varlığı ve şeyi tanımlamada “kamu” kavramı belirleyici bir nitelik göstermektedir. Nitekim Romalı hukukçu Ulpianus, hukuki ilişkiyi ve konusunu bu temelde ele almış ve özel hukuk ile kamu hukuku ayrımı yapmıştır. Artık bu ayrım hukuk bilimi alanında ağırlığını ve ölçü olma değerini önemli ölçüde kaybetmiş görünse bile, hukuk biliminin kendi içinde dallara ayrılmasında yine de kolaylaştırıcı bir işleve sahip olma niteliğini korumaktadır. “Jus privatum”, özel hukuk, “jus publicum”, kamu hukuku ayrımında esas alınan hukuki ilişkinin mahiyetinin (yani kamu içeriğinin) farklılaşması sonucunda, her iki alanın birbirine geçişli bir nitelik kazanmasının önemli payı vardır. Bununla birlikte, özel mülkiyet (res privatum) ile kamu malı (res publicum, beytü’l-mal), bir takım özellikler gösterse de, temelde ayrı kategoriler olarak varlığını sürdürmektedir.

Bu çerçevede, sosyolojinin yaklaşımı da göz önünde tutularak, kamu kavramı üzerinde belli bir düşünce geliştirilebilir. Buna göre, genel olarak, kamuyu tekil varlık ve olgunun karşıtı, ama aynı zamanda sıkı sıkıya bağlı olduğu bir varlık ve olgu şeklinde düşünebiliriz. Bu bağlamda, mesela aile, topluluk ve toplum, devlet ve millet olgularını “kamu” kavramı kapsamında düşünmek mümkündür. Sosyoloji bunları birer “kurum” olarak kavrar. Sözgelimi aile, çeşitli bireyleri içeren bir kurumdur, ama içerilen her bireyin (anne, baba, çocuk, hısımlar vb.) toplamından oluşan bir kurum olarak tanımlanamaz. Keza bir toplumda, birbirlerinden farklı varlık ve kişiliğe sahip insan bireyleri yer alırlar, ancak toplum bu insan bireylerinin basit bir toplamı değildir. İşte, bu ve benzerlerini birer kamu olgusu ve varlığı şeklinde nitelendirmek mümkün olmalıdır.

Jean-Jacques Rousseau, başta “Toplum Sözleşmesi” adlı eseri olmak üzere, diğer eserlerinde toplum, yönetim, siyasi rejim, devlet, mülkiyet, özgürlük olgularını, uyumlu ve bir ölçüde ideal bir sistem temelinde açıklamak istediğinde, iki ilkeye vurgu yapmaktaydı: Kamu (bilinci) ve vatanseverlik duygusu.

Bu bağlamda, mesela siyaset, ahlâk, devlet, mülkiyet olgu ve kurumlarının mahiyet ve işlevini tam olarak açıklayabilmek için kamu bilinci ilkesinin belirleyici olduğu, olması gerektiği üzerinde durulmalıdır. Siyaset, mesela, basit anlatımıyla, belli bir iktidar ve yetkinin belli bir amaca yönelik olarak kullanılmasıdır. Eğer siyasetin verdiği iktidar ve yetkiyi, bir kişinin, bir toplulukta belli bir kesimin istem ve çıkarına yönelik olarak kullanırsanız, siyasetin mahiyetinde içkin olan kamu bilincini zedelemiş, özünü saptırmış olursunuz. Ya da ahlâki kuralları bireysel düzeyde gerçekleştirmek (eğer mümkünse) isteyip kamuyla (diğer insan ve varlıklarla, toplumla) bağını göz ardı ederseniz, ahlâki kuralın özgeci (diğerkâm, altruist) nitelik ve işlevini ihmal etmek durumunda kalır, dolayısıyla, ahlâki olgunluğa ulaşamazsınız.

Onun için, kaçınılmaz olarak siyaset de, ahlâk da, birey olarak insanda tezahür eder görünmekle birlikte, kamunun (amme, beytü’l-mal) varlığını daima gözetmek, menfaatini korumak durumundadır. Kamuyla ilişkisi dolayısıyla siyaset, her bireyin dâhil olduğu ortak bir alanı ifade eder, orada gerçekleşir. Geçmiş dönemlerde belli kişi veya kişilerin, belli bir ailenin, belli bir grup veya topluluğun elinde toplanması, kamunun varlığının, menfaatinin, hakkının, imkânının parçalanması, kısıtlanması, ortadan kaldırılması sonucunu doğurmuştu. Toplumların sınıflara ayrılması, siyasi rejimlerin farklı niteliklerde ortaya çıkışı, yani oligarşi, despotluk, totaliterlik, zorbalık ve zalimlik şeklinde adlandırılması, kamunun, ammenin nasıl anlaşıldığıyla ilişkilidir. Kamu bilincinin ve buna koşut ahlâki kavrayışın gelişmediği siyaset, yönetim, siyasi rejim, devlet, kendi özüne uygun bir varlık olarak tezahür edemez. Çekişmelerin, tepişmelerin, cebelleşmelerin temelinde kamu bilincinin yitirilmesi ya da tam olarak içselleştirilmemesi yatmaktadır.

Bu bağlamda, siyasi rejim seçimi ve uygulamalarını tanımlamak ve irdelemek imkânı söz konusu olabilmektedir. Kamunun varlığına belirli bir kişi, zümre veya sınıf tarafından, ister darbe ya da ihtilal, ister seçim yoluyla el konulmuşsa, ortaya çıkan siyasi rejim monarşi, oligarşi, aristokrasi, diktatörlük ve alt sınıflandırmalar şeklinde adlandırılmak durumundadır. Belli şartların gerçekleşmesi halinde demokrasi de bu kategoriye dâhil edilebilmektedir. O da, demokrasinin ayırt edici niteliği olan özgürlük, onun kaçınılmaz şartı olan eşitlik ilkelerinin uygulanma şekliyle bağlantılıdır. Mesela iktidar yetkisinin kullanılmasında, kamunun ihtiyacı olan bir şeyin sağlanmasında sadece belli kişilere imkân veriliyorsa, eşitlik ilkesinin ihlalinden söz edilebilir. Onun için bir kamu hizmetinin yapılmasında, kamu yararı ölçütünün ne oranda gerçekleştirildiği önemli olmaktadır. Ne yazık, son yıllarda bu alandaki uygulamaların pek güven verici nitelikte olmadığı kuşkusu giderek yaygınlaşmış ve derinleşmiş gözükmektedir. Sayı verilerek “çete” nitelemesi yapılması düşündürücüdür.

Özetle, kamu bilincinin yerleşmemesi, en basitinden bireyselden toplumsal alana kadar her türden haksızlığa, adaletsizliğe, hatta zulüm ve zorbalığa yol açabilmektedir.