"Kalır Dudaklarda Şarkımız Bizim"

Abone Ol

Hayatımızın çeşitli safhalarıyla ilgili pek çok haber, yazı ve fotoğraf yayınlanıyor. Medya ile yatıp kalkan insanların gündemini de elbette medya belirliyor. Burada kültüre-sanata ve gerçek hayata yer olmadığını hepimiz biliyoruz. Bir de davetler, seyahatler, konferanslar ve seminerlerin oluşturduğu gündem var ki, bu da elbette ortak programlarla kararlaştırılıyor.

İstanbul Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı nın organizasyonları çerçevesinde TYB nin İstanbul Şubesi nde sürdürdüğümüz Türk Romanı Seminerleri nin sonuncusunu bir hafta önce bitirdik ve bu vesileyle pek çok dostla karşılaşıp roman meraklılarıyla tanışmıştık.

Mayıs ayının son günlerinde bahar havasının son seminer ve konferanslarıyla geziler, şiir ve edebiyat toplantıları her zaman renkli oluyor. Böylece hayata başka perspektiflerden, farklı bakış açılarından ve bazen yeni isimler, yeni yerlerden bakılır, hayata yeniden doğulur.

Bugün ben bunlardan başka, Necip Fazıl ın ölümünün 25. yıldönümü münasebetiyle katıldığım iki toplantı ile kadim dostum Dilâver Cebeci nin ölümünden söz etmek istiyorum. Çünkü, "Kalır Dudaklarda Şarkımız Bizim" sözünü hatırlatacak şeyler yaşandı ve ben bunları sizinle paylaşmak istedim. Bir de tuzun koktuğuna ait bazı göstergeler var, onları da görelim.

Tuzun kokması ve  yılın komedisi

Medyanın cahilleştirdiği toplumumuzda, yüksek yargı kurumlarıyla Üniversiteler Arası Yüksek Kurul un yürütmeyi temsil eden hükümeti ve yasamayı gerçekleştiren TBMM yi eleştirmesi, tam anlamıyla tuzun kokması demektir. Bu durum, kuvvetler ayrılığını esas alan toplum düzenimizin büsbütün bir kaosa doğru sürüklendiğini göstermektedir.

Bu kaosun hemen yanı başında gülünç, hatta traji-komik gelişmeler de yaşanıyor. CHP Genel Sekreteri Önder Sav ın Hacca gitmek için kendisinden yardım isteyen yaşlı seçmeninin bütün dinî duygularıyla alay etmesinin ardından yaşadığı telefon dinletme skandalı, Allah ve Resulü nün hışmına uğramanın küçük bir örneği olarak el birliğiyle Türkiye çapına ulaştırıldı.

Vakit gazetesi Ankara temsilcisi Serdar Arseven i "yılın gazetecisi" haline getiren bu haber, dünyada benzeri olmayan bir skandal haline gelmiştir. CHP nin de beş gün boyunca "böcek" aramadan doğan gecikmeyi izah edememesi ve masa başı asparagas haberler gibi, Deniz Baykal ın kafadan Hükümet-Vakit ilişkisi kurması ise, kendilerini büsbütün rezil etti

Öte yandan, İstanbul Fethi nin 555. yıldönümü törenlerini gereksiz ve sıkıntılı bir külfet gibi sunan Aydın Doğan Medyası nın oluşturduğu bir kamuoyu ortamında bu törenlere katılan ilköğretim öğrencileri cehalet sergiliyordu. Bu öğrencilerden birisi İstanbul un Fethi nin 55 yıl önce gerçekleşmiş olabileceğini söylerken, haber spikeri bu cehalete hiç de önem vermeden, batılı televizyon sunucusu gibi İstanbul Belediyesi nin son yıllarda düzenlediği en güzel törenle alay edebiliyordu. Böylesi sorumsuzluğa dünyanın hiçbir yerinde rastlanamaz.

Bu türden başka bir gülünçlüğü de gazeteci Savaş Ay sergiledi: Yassıada yı Rus turistlere gezdiren amatör bir rehberin Adnan Menderes i ikinci veya üçüncü Cumhurbaşkanı zannettiğini kendi ağzından yayınladı ki, bu da büsbütün gülünç bir garabetti. 

Çingenelerin kentsel dönüşüm projesiyle Sulukule yi terke zorlanmasını durumdan memnun olanların sesini duyurmadan sadece olumsuz tepkileri vererek yansıtan ve 68 Kuşağı ile gençleri karşılaştırdıklarında sadece sahte kahramanlıklar sergileyen sahte medyamız, bize maalesef çok yanlış bir portre çiziyorlar. Hatırla Sevgili gibi tarihi gerçekleri saptıran bir televizyon dizisinin müptezel şekli olan bu türden haber veya tartışma programları, maalesef bizi ve yakın tarihimizi saptırmaktadırlar.

Bunun en önemli sebebi, Nâzım Hikmet i gerçek kahraman olarak sunup Kazanova gibi hayatına giren kadınları ayartan bir rol modeli haline getirerek toplumu yozlaştırma çabasıdır. Nâzım Hikmet ne kadar haklı ve doğru bir mücadele yürütmüşse, Deniz Gezmiş de o kadar haklı ve doğru bir mücadele yürütmüştür. Bugün bu iki sahte kahramanı topluma doğru birer rol modeli gibi sunmanın bir tür sahtekarlık olduğu bilinmelidir. Çünkü bunların ikisi de bu ülkeyi daha çok askerlerle batılıların oyuncağı, darbelerin muhatabı haline getiren maceraların oyuncakları olmaktan fazla bir anlam ve önemleri yoktur. 12 Mart ve 12 Eylül bu kamaşmış ve yolunu kaybetmiş ruhun yol açtığı derin yaralardır; hayranları yüzünden de kanamaktadır.

Ölümsüz şarkının bestekârları

Necip Fazıl ın Çok Yönlü Şahsiyeti üzerine, önce Kayseri Eğitim ve Kültür Vakfı nın, sonra da Samandıra Belediyesi nin düzenlediği iki toplantıda konuştum. Üstadın ölümünün üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen, hâlâ onun çok yönlü şahsiyeti ve eserleri anlaşılamıyor. Necip Fazıl ın birbirinden farklı 10 kadar alanda verdiği eserler üzerinde ciddi çalışmaların yapılmadığını ve üniversitelerimizin onun dünya çapındaki bir kütüphane dolusu eserlerine yaklaşamadığını vurguladım. Türkiye de oluşturulan kamuoyu Necip Fazıl ın seviyesinin çok gerisinde olduğu için, hep darbe ve iç çatışma gündemiyle meşgul edildiği, milletimizin tarihi misyonu ile dünya çapında işlere layık görülmediği kimsenin dikkatini çekmiyor.

Bu yüzden Necip Fazıl ın anlaşılamaması bu ülkenin tarihi engellerden ve prangalardan kurtulamaması anlamına geliyor. DP ile AP nin halkı temsilde başarılı olamamasının, ANAP ile RP ve AKP nin önüne çıkarılan engelleri aşamamasının en önemli sebebi, milletimizin hiç de layık olmadığı şekilde yetersiz ve kapatisesiz insanlarla temsile çalışılmasıyla yakından ilgili. Özellikle de bugünün modalaştırılan sahteliklerinin dayatıldığını da görmek gerekiyor.

Sathî sözcülerle yürütülen kamplaşmaları oluşturan yapılanmaların temelde Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl ın yaşadıkları dönemlere ait çatışmaları çağrıştıran görüntülerinden de söz etmek gerekir. Bu ülkede bizim gibi düşünen ve aslında bir şekilde Necip Fazıl dan beslenen insanların değil de Nâzım Hikmet i rol modeli olarak benimseyenlerin ön planda olmasında dünyanın çok çeşitli şeytanlıkları rol oynamaktadır.

Bundan 40 yıl önce sayısı 40 ı ancak bulabilecek şuurlu insanların sayısı bugün binlerce olmuştur. 1968-78 arasında Anadolu nun dört bir yanını dolaşarak iman heyecanını gençlerle paylaşan ve onların dinamizmine yol açtıktan sonra yeni ilhamlarla eserlerini yeni baştan ele alan Necip Fazıl, halk ihtilalleri yoluyla iktidar değişmesinin imkanı kalmadığını görerek "kanun yolundan zuhur" sloganıyla dolaşıyor, yazıyor ve konuşuyordu. Bunun ne kadar önemli olduğu o gün değilse bile bugün anlaşılmalıdır.

Eğer Necip Fazıl "kanun yolundan zuhur" sloganının gençlere benimsetmeseydi, Devrimci ve Ülkücü gençlik gibi Akıncı gençlik de sokaklara dolar, bugün ülkeyi yönetecek seviyeye gelmiş, parlamento ile Çankaya yı dolduran gençlik de ötekiler gibi hep zindanlarda çürütülmüş olacaktı. Şimdi testiyi kıran değil de suyu getirenin değerini iyi bilmeli değil mi

İşte bu hafta sonu, 65 yaşında Hakkın rahmetine kavuşan kadim dostum Dilâver Cebeci de imanlı bir şair ve heyecanlı bir genç mütefekkir olarak, Necip Fazıl ve Arif Nihat Asya gibi inanan bir gençliğin yetişmesine hayatını adadı. Bağlarbaşı İlahiyat Camii nde ailesi yanında, dostları, dava arkadaşları ve talebeleri de bir genç ölümün yürekleri dağlanmış fertleri olarak saf tutup el bağladılar. Bizler "ölümsüz şarkı"nın bestekârları önünde saygıyla dua ediyoruz.

Benim gibi kederden konuşamayanları teselli eden tek şey, onun son sekiz yıl boyunca hasta halinde eserlerini toplama ve yayınlama çabasının gerçekleşmesidir. Bir de Eyüp Sultan Camii yakınlarında, kendince marşlar çalıp Fetih heyecanını ikinci gün de sürdüren Mehter Takımı nın söylediği Türkiyem Marşı nın güftesinin dillerde dolaşmasıdır.

Evet, Üstad Necip Fazıl haklı: "Kalır Dudaklarda Şarkımız Bizim"

Yahya Kemal in dediği gibi, "Evvel giden ahbaba selâm" ve rahmetler olsun...