Yazılarımızın çoğunda alışkanlık gereği üçüncü tekil şahıs üzerinden genel ifadeler kullanmaya gayret ediyoruz.
Kişiyi değil de fikri ön plana çıkartmak için yapıyoruz elbette bunu. Yazılanlar kişisel algılanmasın ve anlatılmak istenen mesaj öne çıksın istiyoruz.
Fakat bugün bile isteye özne olarak bizi yazmaya karar verdim.
Niçin?
Çünkü gördüklerimden, yaşadıklarımdan, şahitliklerimden ruhumun daraldığının ve esaslı bir inşirah aradığının idrakindeyim.
İlişkilerimiz, çabalarımız hiç olmadığı ve olmaması gerektiği kadar yapaylaştı. Vakitlerimizi maleyaniye, gıybete, dedikoduya, kulise ayırır olduk. Samimiyetimiz yerini çıkar ilişkilerine bıraktı. Konuşan ama yapmayanlardan olduk.
Düşman gafletimizden, ikiliğimizden, istifade ederek zulmünü artırırken bunu gördük ama engelleyemedik. Batılın görece üstünlüğünün onun güçlü olmasından değil bizim gücümüzü kullanmadığımızdan kaynaklandığını bildiğimiz halde bir ve beraber olamadık.
Dahası nasihatten de nasibimiz kapandı adeta.
Mesela şu tespitleri defalarca okuduk, dinledik belki etrafımızdan. Yıllardır halimizin iyiye gitmediğinden bahsediyor eli kalem tutanlarımız. Fakat tüm bu uyarılara ve tespitlere rağmen halimizde olumlu yönde değişen bir şey görünmüyor.
Adeta sözü de, sözün kıymetini de tükettik. Tuz kokarsa durumunu yaşıyoruz!
Aslında derdimizin devasının ne olduğu aşikar. Nedir o? Emr-i ilahiye göre İnanmak, düşünmek ve yaşamak. Yani cihat üzere yaşamak. Mücahede ve mücadele azmini bırakmadan yaşamak!
Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki; Allah kendi yolunda koşturan mücahede eden kuluna şu üç şeyi nasip eder: sağlık, dünya telaşesinden kurtulma ve toplumda itibar. Cihattan geri duran kuluna da şu üç şeyi musallat eder: bitmek bilmeyen hastalık, dünyalık telaşesi ve itibarsızlık.
Ne kadar açık değil mi?
İçinde bulunduğumuz hal de bu değil mi tam olarak! Hepimiz hastalandık, ruh sağlığımız alarm veriyor, diyetler, estetikler gündemimizden çıkmaz oldu.
Kesada uğramasından korktuğumuz ticaretimiz, elde ettiğimiz mallarımız ve hoşlandığımız yazlık-kışlık evlerimiz var.
Sosyal medya vs. teknolojiler sayesinde itibarın ne kadar kolay harcandığına şahitlik ediyoruz.
Ne kadar acı değil mi? Cihadın ne olduğunu bildiğimiz halde gereğini yapamıyoruz bir türlü. Üzerimize adeta ölü toprağı serpilmiş gibi. Bilmeyenin hali başka ama bildiği halde gereğini yapmamak anlaşılır bir şey değil.
Onun için Gazze’ye, Lübnan’a ve Yemen’e bakınca nutkumuz tutuluyor. Anlamakta zorlanıyoruz. Ve elbette imreniyoruz. Ölümü nasıl öldürdüklerini gördüğümüzde şaşırıp kalıyoruz. Zalimlerin, siyonistlerin, düşmanların dizlerini nasıl titrettiklerini görünce gurur duyuyoruz.
Ama bu yetmez!
Bizim de onlarla bir olmamız, beraber olmamız gerekir.
Onun içindir ki, buradan ilan ediyorum.
Şu satırları yazdığımız kalemimiz şahit olsun ki; Hak ile batılın mücadelesinin cenk meydanında aşikar olduğu şu günlerde mazlum Gazze halkının, Lübnan halkının, Yemen halkının yanındayım.
Rabbimizden niyazımız bizlere de aynı cihat ruhunu ve şehadeti nasip buyurmasıdır. Bizlere Hakkı Hak olarak görüp Hakka ittiba etmeyi, Batılı batıl olarak görüp batıldan kaçınmayı nasip etmesidir.
Unutulmasın ki, mücadele yalnızca Gazze’de, Yemen’de ya da Lübnan’da değildir. Türkiye’de de batıla ve onun işbirlikçilerine karşı mücadele yürütülmesi esastır.
Bu yüzdendir ki, Erbakan Hoca'mızın Milli Görüş harekatını başlatması tesadüfi ya da ihtiyari değil bir zorunluluk idi. İyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, doğru ile yanlışın, faydalı ile zararlının, adalet ile zulmün mücadelesinde taraf olmanın ve teşkilatlı bir şekildeter akıtmanın zorunluluğudur bu.
Bugün bu mücadele aynen devam etmektedir. Hem de bugün bu mücadelenin varlığına her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu vesileyle batılın oyunlarını boşa çıkaracak tüm çalışmalara elimden gelen tüm desteği vermeye devam edeceğimi buradan ilan ediyorum.
Sizleri de ulaşabildiğimiz kadar gence ulaşmaya, onlarla hemhal olmaya, rehavete kapıldığımız her anda yeniden Bismillah demeye davet ediyorum.
Zilletten izzete, hastalıktan şifaya ulaşmanın yolu budur vesselam.