Kalem kimin elinde, söz kimin adına yazılıyor?

Abone Ol

İktidara yakın kalemlerden Cem Küçük’ün bir televizyon programında yaptığı açıklama, Türkiye’de uzun süredir konuşulan ama çoğu zaman açıkça dile getirilmeyen bir gerçeği adeta itiraf eder niteliktedir.

Küçük, bazı tartışma başlıklarının kamuoyuna taşınması için Recep Tayyip Erdoğan’ın “bu tartışılsın” diyerek Abdülkadir Selvi ve Ahmet Hakan gibi köşe yazarlarına işaret ettiğini ifade etti.

Bu açıklama, Türkiye’de uzun yıllardır hissedilen fakat açıkça konuşulması kolay olmayan bir soruyu yeniden gündeme taşımaktadır:

Bir ülkede gündemi kim belirler?
Gazeteci mi?
Siyaset mi?

Yoksa gazetecinin kalemi üzerinden konuşan başka bir irade mi?

Eğer hangi konuların tartışılacağı önceden belirleniyor ve bazı köşe yazıları bu başlıkların etrafında şekilleniyorsa, burada artık yalnızca medya meselesi yoktur.

Burada doğrudan doğruya kamuoyunun nasıl yönlendirildiği meselesi vardır.

Tam da bu noktada dikkat çeken bir başka husus daha vardır.

Cem Küçük’ün yaptığı açıklamada bazı köşe yazarlarının isimlerinin özellikle zikredilmiş olması, kamuoyunda şu soruyu da beraberinde getirmiştir:

Acaba tartışma başlıklarının kamuoyuna taşınmasında rol alan kalemler gerçekten sadece bu isimlerle mi sınırlıdır?

Yoksa aynı tartışma hattı içinde yer aldığı bilinen fakat isimleri zikredilmeyen başka kalemler de var mıdır?

Çünkü Türkiye’de medyayı yakından takip edenler açısından bazı isimlerin bu tartışma atmosferinin dışında değerlendirilmesi zaten mümkün değildir.

Tam da bu noktada Türkiye’de bazı kalemlerin özellikle Saadet Partisi’ne yönelik kullandığı dil dikkat çekmektedir.

Örneğin Ali İhsan Karahasanoğlu’nun televizyon ekranlarında ve gazete köşelerinde Saadet Partisi’ne yönelik eleştirileri neredeyse süreklilik kazanmış bir yayın çizgisine dönüşmüş durumdadır.

Elbette siyaset eleştirilecektir.
Hiçbir parti eleştiriden muaf değildir.

Ancak burada dikkat çeken husus eleştirinin varlığı değil, eleştirinin yönüdür.

Çünkü aynı kalemlerin iktidarın yanlışlarına karşı aynı netlikte bir eleştiri ortaya koymamaları kamuoyunda doğal olarak şu soruyu gündeme getirmektedir:

Bu bir gazetecilik tercihi midir?
Yoksa bir görev paylaşımı mıdır?

İktidar doğrudan muhalefeti eleştirdiğinde bunun seçmen üzerindeki etkisi sınırlı kalabilmektedir.

Ama aynı eleştiri, seçmenin kendi mahallesinden gelen bir dil üzerinden yapıldığında çok daha etkili olabilmektedir.

İşte bu nedenle özellikle muhafazakâr seçmenin hassasiyetlerini bilen, o dilin içinde konuşan bazı kalemlerin yürüttüğü tartışmaların ayrı bir anlam taşıdığı görülmektedir.

Çünkü seçmen en çok kendisine benzeyen seslere kulak verir.
En çok kendi mahallesinden gelen sözlere dikkat eder.

Tam da bu sebeple bugün Türkiye’de iktidarın özellikle kendi tabanından muhalefete yönelme ihtimali bulunan seçmenlerin önüne görünmez setler çekmek için, o seçmen kitlesinin diline yakın bazı gazeteciler üzerinden bir tartışma hattı kurduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştur.

Bu sadece teorik bir değerlendirme değildir.
Bu, sahada hissedilen bir gerçekliktir.
Çünkü seçmen davranışını etkileyen en güçlü araçlardan biri doğrudan siyaset değildir.

Siyasetin etrafında kurulan medya dilidir.
Ve bu dil bazen açık propaganda şeklinde değil, “makul eleştiri” görüntüsü altında şekillenmektedir.

İşte tam da burada hatırlamamız gereken önemli bir ölçü vardır:
Yanlışın en tehlikelisi, doğruya en yakın olan yanlıştır.
Çünkü doğruya benzeyen yanlış gerçeğin üzerini örter.
Gerçeğin üzeri örtüldüğünde ise kaybeden sadece bir parti olmaz.
Kaybeden muhalefet olmaz.
Kaybeden toplum olur.
Kaybeden hakikatin kendisi olur.

Ve bu yüzden bugün sorulması gereken en önemli soru hâlâ şudur:

Okuduğumuz yazılar gerçekten gazetecilerin kanaati midir, yoksa tartışılması istenen başlıkların bize ulaştırılmış hâli midir?

Bu soruya verilecek cevap, sadece medyanın değil, Türkiye’de halk iradesinin gerçekten ne kadar belirleyici olduğunu da ortaya koyacaktır.