Bir ramazan ayının daha sonuna geldik sayılır. Nasıl da çabuk geçiyor günler değil mi! Daha dün başlamıştı sanki. Gelecek, geliyor, geldi derken bir bakıyoruz ki geçmiş! Geçmeyen ne var hayatta diye sorsak! Geçen hayatta geçmeyen ne var! Sabah mı geçmiyor, öğle mi, ikindi mi, akşam mı geçmiyor! Evet, her şey geçiyor! İnsan geçiyor! Kalan ne peki? Hayatta insana kalan ne? Hayatta insana kalan hayattır. Ama nasıl hayat? İnsana kala kala kendi hayatı kalıyor sonunda. İşte o kalan hayat nasıldır? Ayrıntılar önemli.
Her insan doğarken yepyeni bir hayat getiriyor beraberinde değil mi! Düşünsenize daha dün anne kucağında değil miydi bunca hay huyun içine dalmış insanlar. Daha dün kendi kendine en basit ihtiyaçlarını bile gideremeyen insan bugün diğer insanlara baskı kurmaya çalışıyor. Daha dün sokakta oyun oynayan o masum çocuk bugün filan şehre bomba yağdırmıyor mu! Bugün bir imzasıyla hayatların değişimine neden olmuyor mu! Daha dün kendi türünden olan bir insan evinde huzurluyken bugün aynı insanın hapse girmesine sebep olmuyor mu! Daha dün sokakta oyun oynayan çocuk birgün çocukluktan çıkıp gençliğe adım atmıyor mu! İşte dünyada neler oluyorsa bundan sonra olmuyor mu? İnsan ‘meleklikten’ çıkıp ‘insan’ evresine geçince hayat başlıyor. Önemli olan başlayan hayatın nasıl başladığı değil mi! Burada insanın kendi devrimine ihtiyacı var.
İnsan gençliğe adım atınca neye iman edecek? Büyük bir soru ve sorun. Temel ailede başlıyor. Hatta doğmadan başlıyor. Çünkü çoğunlukla çocuğun ismi daha doğmadan söz konusu edilir. Şu ismi koysak, hayır o çok eski, şu ismi koysak, hayır o çok banal, ya şu, hah işte o çağdaş! Ailenin hak sahipleri çağdaşlığa iman ediyor. Nerede kitap ve sünnet? Onlar var ama yok! Sözde var ama özde yok; bu nedenle fiiliyata geçmiyor. Fiiliyata geçseydi “kitap”a ve “sünnet”e uygun isim konulurdu! Başlayan hayat görüldüğü gibi ‘çağdaş’ başladı! ‘Çağdaş’ başlayan hayat nasıl devam edecek? İki yol var; isim sahibi ismine bakmadan -çünkü kendi elinde değil- kendi devrimini yapmalıdır. ‘Çağdaş’lığa değil “din gününün sahibi”ne iman etmelidir. Etmezse ne olur? Makama iman eder, paraya iman eder, kula iman eder. Sonunda elinde ne kalır? Zengin olur ama ‘tek kişinin ancak sığacağı çukur’a gitmekten kurtulamaz. Bu dünyadan ne zenginler geldi geçti ama makamları paraları varlıklarından bir kıl kadar bile varlık kalmadığı gibi şimdi isimleri bile kimse tarafından bilinmiyor. Zaman nasıl da hızlı geçiyor değil mi!
Gençlik kimsenin gözünün yaşına bakmadan geçer gider. İnsan gençken hep genç kalacağına öyle inanır ki orta yaşlılıkta bile kendini genç bırakacak çareler aramaya başlar. Ama nafile gençlik uçup gitmiştir. Geri dönülemezdir. Geri dönülemez olan zamanlardan ne kalır insana? Kalanın “öteye dair” olanı hep kalıcıdır. Fakat kalan sadece bu dünyaya dairse ne geçecek eline? Beş tane dairesi var o yaşına kadar beş vakit namazı bir gün bile kılmamış! Ne kaldı elinde? Koca işyerinde kendisi daha fazla kazanmak için çalışanların hakkını yedi, çalışanları yoksul bıraktı ne kaldı geriye! Yenmiş haklar, çiğnenmiş hukuklar, insanlık dışı uygulamalardan başka ne kaldı! Parasına makamına güvenerek yanındakileri sürekli ezmeye çalıştı ne kaldı geriye! Baskı kurduğu insanlar sırf ‘ekmek parası’ diye sesini çıkarmadı baskı kuranın elinde ne kaldı! Kul hakkı yemekten başka ne kaldı! Zalimlikten başka ne kaldı geriye!
Günler hep geçer. Bu dünyada geçmeyen bir gün yoktur. İnsan için günden ne kaldığıdır önemli olan. Kendi devrimini yapmış, parayı makamı şunu bunu kısacası dünyalıkları önemsemeyen insanın elinde kalır kalıcı olan ne varsa. Diğerleri hep geçer. Zalim zulmetti de ne oldu ölüp gitmedi mi, ölüp gitmeyecek mi, zalimin elinde zulmü kaldı. İnsanın elinde insanlığı kalır geriye.
İnsana hayatta kalan nedir herkes sorsun kendine!