Nadir bulunan karlı bir İstanbul manzarasını hastanede
izlemek. Tarihi Numune Hastanesi nin eski binalarını, sonradan eklenmiş
eskisinden o çok çirkin yeni binalarını geçip bir gün aç bırakılmış yakınımla
birlikte bir kafeterya arayıp zor atıyoruz kendimizi.
Kolonoskopi için yemek yasaklanan hasta, eksi 1 gibi
klostrofobinin mekânından çıktıktan sonra acilen bir şeyler yemeli.
Yoksa eskilerin bizlere öğretip de akıldan çıkmayan,
hastanede bir şey yenmez kuralı hiç ihlal edilmezdi. Ki bu kural haklıydı da.
Hastanede bir şey yenmezdi çünkü eller kirli idi, tıbbi atıklardan yayılan
virüsler bir şekilde yediğiniz yiyeceğe eklemlenebilirdi, hele de öyle keyifle
kahve içemezdiniz, siz bardağı kavrarken verdiğiniz mutlu fotoğraf, umutsuz bir
hastalığın kara haberi verildiği birinin moralini iyice bozabilirdi.
O gün yağan karın altında, açlıktan adım atamayacak
hastamı, hastane bahçesindeki kafeye sürüklerken bazı kuralların her zaman
uygulanamayabileceği gerçeğine yakalanıyorum.
İçerisi kalabalık, zor masa buluyoruz ama cam kenarına
yerleşiyoruz. Yakınımı üzmemek için yıllarca sadık kaldığım o kuralı çiğneyip
kendime de ısmarlıyorum sandviçi.
Karşımızda morgun kapısı.
Bu karlı kış gününde, yeşil araba ve yeşil örtüsü içinde
cenaze çıkarıyorlar morgdan, hadi gel de ye sandviçi. Arkasından birkaç araba
daha hareket ediyor. Arabaların içinde çökmüş kadın yüzleri, göçmüş yaşlı
bakışları, ölümün bu kış sahnesinde iyice acılaşan rengini anlatmaktalar.
Kafeteryada ise hayat var; genç hekimler, tostlarını
almış masalarına gitmekteler, hasta yakınları hummalı bir sohbete girmişler,
hemşireler sıcak bir çay içmeye gelmişler, gürültücü erkekler bağıra bağıra bir
şey anlatmaktalar. Herkese bir kır köşkü gibi sevimli gelmekte kafeterya.
Derken sırtında yağmurluğu, elinde satış malzemeleri ile giriyor içeri yaşlı
adam. Masaları tek tek dolaşıyor, sattıklarını belki alan çıkabilir diye hiçbir
masayı atlamadan yavaşça ilerliyor. Zamanı sanki rölantiye alıyor, ne kadar
rahvan geçerse vakit, işini o kadar iyi yapacağını düşünüyor.
Elinde tespihler, dua kitapları, muska şeklinde plastik
lacivert-kahve kolyeler. Yaklaştığı masalardaki genç kızlar irkilip hemen çok
değerli cep telefonlarını korumaya alıyorlar, masanın ortasında duran telefonu
bir hamle ile kapıp kendilerine daha yakın bir konumda tutuyorlar. Öyle ya
yaşlı adam ne olur ne olmaz, uyanık çıkar telefonu el çabukluğu ile çalabilir
diye düşünmelerini etrafa göstermekten de çekinmiyorlar. Hele onu kırıp
üzebilecekleri gibi bir ince fikir akıllarından bile geçmiyor. Belki de her gün
insanların kendisinden bazı eşyalarını koruduklarını gördüğünden, ihtiyar da
alışmış giryan durmuyor.
Sabırla diğer masalara da gitti, birkaç delikanlının kaşı
gözü oynadı, mültefit olacak değiller ya, diye düşündü yaşlı adam.
Nihayet orta yaşlı bir kadın, cebinden çıkardığı on
lirayı adamın cebine soktu, adam tespihleri uzattı, istemem diye ısrar etti
kadın, aklınca karşılıksız bir yardım yapmak istemekte idi ama yaşlı diretti
zaten yavaş hareket etmekte idi, masada oyalandı, plastik muska kolyelerden bir
tane çıkarmaya uğraştı, titreyen elleri ile masaya bıraktı, paranın
yüksekliğini biraz tolere etmeye uğraştı, hepsi bir lira olan ürünlerden dua
kitabı uzattı, kadın evde çok dedi, yaşlı başka bir masaya yönelirken biraz
mahcup, helal edin diye fısıldadı.
Uğultular birbirine karıştı.
Hayatın renkleri o çeyrek saate sığmaya çalıştı. Morgun
önünden hareket eden neşeli bir anne yüzü ve bebek arabası kafeteryaya yöneldi,
hayat ve ölüm bir kez daha birbirine yol verdi.