Ben esasında bu hafta, Sultan Vahideddin Han’a; “Sultanım, ben senin kulunum” diyen Mustafa Kemal Paşa’yı yazacaktım. Ancak her gün değil her an gündemi değişen ülkemin gündemine geçen günlerde bomba gibi bir haber düştü. Görmezden gelmedim gelemezdim. Zira söz konusu olan ve ayaklar altına alınan şey, Türkiye’de yaşayan hanım kardeşlerimin namusu ve bedeni idi. Bu yüzden bu hafta o yazıya ara verip gündem adına bir şeyler yazmak istedim.
GEÇEN gün, bu memleket insanının senelerce değer verdiği, baş tacı ettiği fakat daha sonra ne idüklerini anladığında ise yüzüne bile bakmadığı kendini aydın sanan birkaç zevat toplanmışlar bir kanalda gönül eğlendiriyorlar. Uğur Dündar, Tuncay Özkan, Yaşar Nuri Öztürk ve Soner Yalçın’ın katıldığı, Halk TV’de yayınlanan programda ilginç diyaloglar yaşandı. Memleketin ve Cumhuriyetin balolarda dekolte kıyafetlerle kurtulduğunu ve kurtulduğunu zanneden Soner Yalçın karşısında oturan gençlere Atatürk değerlerine sahip çıkılması çağrısı yaparak kadınlara seslendi,
“Saçınıza başınıza dikkat edeceksiniz. İnadına mini etek giyeceksiniz, inadına dekolte giyeceksiniz” dedi.
Yalçın’ı tamamlayan sözleri ise Uğur Dündar sarf etti: “İnadına kızlı erkekli oturacaksınız.”
Bu zavallıların ettiği bu zavallı sözlerin neresini düzelteceksiniz. Neresini tutup aklayacaksınız. Baştan ayağa kadar aciz, feci ve şecaat arz eden cümleler.
ZİRA;
Bunlar kadını giyinik sevmez çırılçıplak sever.
Bunlar kadını evinde sevmez, pazarladığı arabanın üzerinde mayolu sever.
Bunlar kadını okurken sevmez, pahalı gecelerde köpük partilerinde sever.
Bunlar anne sevmez, metres sever.
Bunlar uzun sevmez mini sever.
Bunlar fikir ve düşünce sevmez, et sever.
Bunlar sınır sevmez sınırsız bir hayat sever.
Bunlar Kur’an tutan kadın sevmez, şampanya kadehini şerefine kaldırırken şuh bir gülümseme ile saçını düzelten sarhoş kadın sever.
Bunlar evinin mahreminde beyaz kalmış kadını sevmez, solaryumda yanan, günlerini karmakarışık plajlarda iç içe nefsinin kölesi olan bronz kadın sever.
SOYMAYIN BEYLER SOYMAYIN, VİTAMİNİ BELKİ KABUĞUNDADIR…
Kadını giyinik değil çıplak seven bu çarpık düşünce yapısı, çağımızın hastalığı değildir ve esasında kökü eskilere, cumhuriyet tarihinin ilk senelerine kadar uzayan bir yozlaşma sürecinin neticesidir. Bu yozlaşma ve köklerden uzaklaşma süreci cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda biraz sıkıntılı ve acılı bir şekilde hayata geçirildi. Destansı bir milli mücadele döneminin ardından bu destanı yazan cephe komutanlarına dahi haber verilmeden ve biraz da oldubitti şeklinde ilan edilen cumhuriyetin ardından her alanda ve her kademede köklü değişimler gerçekleşti. Bu değişim süreci bazen öyle bir hal aldı ki, ne yapılmalı ne edilmeli ama mutlaka gericiliğin, bağnazlığın pençesi altında inleyen zavallı Türk kadını kurtarılmalıydı.(!) Peki, ilk aşamada bu masum ve ezilen Türk kadını için ne yapmalı idi Hakkında ne karar verilmeli idi
Cumhuriyeti kuran kadro içinde etkili konumlara yükselen gözü ve gönlü Avrupa’ya mahkum cumhuriyet tosuncukları kararlarını verdi. Evet, Türk kadınını kurtarmak için önce açmalı idi. Haremi yıkmalı idi. Kadını tüm mahremiyeti ile erkek dünyasının beğenisine sunmalı idi. İlk yapılan işlerden biri İstanbul tramvayları ile vapurlarındaki ayrı ayrı oturan erkeklerle kadınlar arasındaki perdelerin kaldırılması olmuştur. Ne tuhaf değil mi Çağdaşlaşmayı kadın erkek karışık oturma zanneden bu düşünce fukaralarının torunu Uğur Dündar bugün çıkmış inadına karışık oturun demiştir. Yani galiba katranı kaynatsan da olmuyor şeker…
Bugünleri gören ve gelişmeleri kayda geçiren Falih Rıfkı Atay kitabında şöyle demektedir;
“Gariptir ki ulaşım araçlarındaki perdelerin kaldırıldığı günlerde pek aydın ve ileri bir İstanbul hanımı ile Halide Edip hanımla konuşuyordum. Hanım, Ankara aleyhindeki cepheye katılmıştı. Bana;
“Hem efendim bizim peçelerimize, perdelerimize ne karışıyorsunuz” demişti.
Pek talihsiz bir adamdı. Mustafa Kemal! Fikirlerini en çok anlayabilecek olanların, rüyalarında görmedikleri ve ilk gençliklerinden beri özledikleri ıslahat tedbirlerini tatbik ettiği zaman, onların mırıldandıklarını görmüştür.
Dikta perde idi dikta peçe idi. Kara kuvvetin ve taassubun diktası altında şark köleliği ömrü sürenler, kendilerini bu diktadan kurtaran inkılapçıya;
“Ben senden hürriyet istedim mi ” demek istiyorlardı.
Falih Rıfkı, tam olarak cumhuriyetin sahibi olduğunu zannettiği için kendi gibi düşünmeyen sessiz çoğunluğu koyun gibi gören ve ötekileştiren tipik kısır zihniyetin temsilcisiymiş gibi bir yorum yapmış ve Halide Edip Hanım’ın bu sert çıkışını “bu yobazlara iyilik yaraşmaz” mukabilinde anlamıştır. Evet, ne yazık ki bu zihniyet hiç değişmedi. Tam 90 senedir hiç değişmedi. Onlara göre bu ülkede yaşayanlar ya çağdaş, Kemalist, Atatürkçü, baleci, operacı ve ülkenin tek gerçek sahibi ya da yobaz, iyilikten anlamayan, boğazına kadar cehalete batmış zavallı sakallı, çarşaflı, peçeli mahlûklar…
Cumhuriyet sisteminin mihenk noktalarında kendisine ciddi yer eden ekol ve hatta üstad(!) olan Yaşar Nabi denen biri ise Falih Rıfkı’dan daha açık sözlü davranır ve gönlündeki hayalindeki kadın figürü, kadın olgusu ile bizim zavallı ve hür olmayan kadınımız arasındaki farkı yazdığı bir kitapta aynen şöyle anlatır;
“Avrupa kadını artık bikinisi ile plajlarda değil, en kalabalık caddelerde dolaşıyor. Denize girdiği mayosu ile sokaklarda dolaşmaktan çekinmeyen çağdaş ve medeni Avrupa kadını, bu yaz bizim harap sokaklarımızda burunlarının ucuna kadar örtünmüş çarşaflı kadınlarımızla karşı karşıya geldiler ve birbirlerini hayretler içinde süzdüler. Batı uygarlığını benimsemiş devletlerarasında, Avrupa Birliğini meydana getirecek topluluk içinde böylesi aykırı bir durumun ne zamana kadar sürüp gidebileceğini tahmin edebiliyor muyuz Türk kadınının böylesine dışarıya kapalı giyinmesini savunanların milliyet konusunda ellerinde tuttukları en önemli silah gelenektir. Gelenek dediler mi akan suların duracağını sanırlar. Onlara göre ise gelenek çarşaf demektir. Arap harfi demektir”
Evet, Fransızların “Adöra de Femina” dedikleri “Kadın Olgusu”ndan sadece çıplaklığı ve bedenini cesurca sergilemeyi anlayan ülkemizin Avrupai kafası dün böyle düşünüyordu, bugün böyle düşünüyor ne yazık ki galiba yarın da böylesine kısır düşünmeye devam edecek. İşin daha kötüsü ve acısı ise bu tuhaf ve ucube zihniyete göre kadın meyhanede içkiye meze, plajda sırtına krem sürülen “şuh” bir cisim, sinemada tacizi hak eden bir insan, vücudu sokaklarda, meydanlarda erkek gözüne muhatap sergi malı, iş hayatında fantastik dünyaların malzemesi, lüks araba reklamlarında satışa sunulan arabanın yanında verilecekmiş gibi sergilenen mal, yılbaşı akşamlarını vücudu ve cilvesi ile süsleyen eğlencelik malzeme…
Velhasıl kadınlık olgusu, ve kadının bizatihi vücudu eğlenceli gecelerin içkili sofraların ve havuz partilerinin vazgeçilmez figürü olmuştur her daim.
Benim asil ve yere tıpkı annesi Hazreti Aişe gibi dik basan kızım, ablam, bacım, kimin ne dediğine bakmayacak kadar aklı başında ve köklerine sahip çok şükür. Zira benim hanım kardeşimin kendine misal aldığı hanımefendiliğin destan çapında timsalini oluşturanlar var. İşte asıl onlardır bizim kızlarımıza örnek olabilecekler; Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Fatıma, Hz. Meryem, Hz. Hacer, Hz. Hanne validelerimiz, Nene Hatun, Kara Fatma, Çeçenistan’daki Kara Dullar Ordusunun her bir ferdi, Allah’ı ile buluştuğu an bile sevgilisinin ismini dudaklarına süs yapan şehit Rabia, Filistin’de İsrail askerine diklenen asil Müslüman kadın ve daha niceleri… ANLATABİLİYOR MUYUM
Bir de kendini aydın zanneden Soner Yalçın Efendi Halk TV’deki konuşmasında diyor ki; Osmanlıda mezar taşı yoktur. Onlar mezar taşı yapmanın ne demek olduğunu bilmezler. Asıl güzel mezar taşlarını cumhuriyet yapmıştır. Duyduğumda güldüğüm sonra söyleyenine acıdığım bu sözün neresini düzeltmek lazım bilmiyorum ama çok spastik ve patolojik bir cümle olmuş.
Soner Yalçın Efendi, sana tavsiyem konuşmayı bırak da iki satır sanat tarihi kitabı oku, birkaç Osmanlı sanat dergisi karıştır. MESELA BİR HAFTA SONU SÜLEYMANİYE TÜRBESİ VE HAZİRESİNE GİT DE OSMANLI MEZAR TAŞLARININ ULAŞTIĞI ESTETİĞİ GÖZLERİNLE GÖR. Böylece Sanat Tarihi cehaletin de gitmiş olur.
VESSELÂM…