Genelde elde edemediğimiz şeylere üzülüyor ve başımıza gelen şeyler konusunda kendimizi helak ediyoruz.
Sonra da tabii olarak; “acaba nerede hata yaptık da başımıza bunlar geldi?” ya da “ilahi yardım ne zaman gelecek” gibi soruları insan olmanın acizliği ile soruyoruz. Fakat bu noktada, bazı hataları işleyip işlemediğimizi sorgulamamız gerekiyor. Biz hata deyince ilk olarak; farzları terk ya da harama düşmek olarak algılıyoruz. Oysa doğru bildiklerini yapmamak ve kaderde karşımıza çıkan hayırlara tabi olamamak yani bir başka ifade ile elimizdeki imkânları gereği gibi kullanmamak da üzerinde durulması gereken ciddi bir durumdur.
1. Her insanın sorumluluğu farklıdır. Hatta bir tek insanın bile sorumlulukları, hayatı boyunca sürekli değişiklik gösterir. Mesela bir çoban padişah, bir padişah da âlim olabilir. Bu durumda padişah iken kendisini çoban olarak görmesi yanlış olduğu gibi artık padişah değilse; bir padişahın sorumluluğunu kendine yükleyerek kendini helak etmesi de doğru değildir. Özetle kul; hayat şartlarını ve imtihan alanlarını kendi tayin edemez. Kula düşen şey, sahip olduğu olumlu ve olumsuz şeylere göre plan yaparak gereğini ifa etmektir. Ki aslında bu; “elimizdeki ile yetinme”nin bir başka ifadesidir.
2. Bu yüzden, kaderde karşımıza çıkan şeyler ve ani değişiklikler hususunda dikkatli olmalıyız. Eğer karşımıza bir şey çıkmışsa ve biz bu şeyin ilerde ne sonuç vereceğini bilmiyor isek; “bu şeyde, şer var mı?” sorusunu sormalı ve araştırmalıyız. Eğer o şeyde şer görünmüyor ise ona tabi olmalıyız. Aksi halde bu, kadere tabi olmamak olur ve karşımıza çıkacak olan genelde bundan daha fazla sorumluluk ve imtihan getirecek bir şey olacaktır. Oysa kul, daima en mükemmelini istemektedir. Bu ise yanlıştır ve kolaya kaçmaktır. Şu halde karşımıza çıkan fırsatları büyük küçük, kolay zor demeden değerlendirmek gerekir. Aksi durum, kolaycılık ve hayalperestliktir.
3. Peki ya yanılırsak? Yani ya kadere tabi olmak için karşımıza çıkan bu fırsatları değerlendirirken; sonunda pişman olursak? Ya daha iyi düşünmemiz gerektiğine karar verir isek? Geçmişe yönelik tüm bu düşünceler de şeytanidir. Biz geçmişte üzerimize düşeni yaptıysak; zaten başımıza gelen kötü şeylerde sorumluluğumuz yoktur. Bunları bir imtihan olarak görmeliyiz. Şayet geçmişteki bu meselelerde hatalarımız ve ihmallerimiz olduğunu düşünüyor isek; o zaman kendimizi heder etmek veya geçmişe isyan etmek yerine; tevbe edip gelecekte yapacağımız şeyleri daha ciddi ve dikkatli yapmak için çalışmalıyız. Yanlış yapma korkusuyla atıl kalmak, şeytanın bir hilesidir. Yeter ki yanlış, kasıtlı olmasın ve yanlışta ısrar edilmeyip yanlıştan dönülsün.
4. Karşımıza çıkan şeyleri kader bilip hayır bildiklerimize tabi olmak ve şer bildiklerimize karşı tedbir alarak; endişe ve korkuyu terk etmek, imanın gereğidir. Zira Allah’a iman etmek; Allah’ın bizi kollayıp gözettiğine, bizi sevk ve idare ettiğine, kaderin de kararın da O’nun elinde olduğuna iman etmektir. Eğer üzerimize düşeni yaptıktan sonra hâlâ geleceğimizden endişe ediyor isek; bu tür bir endişe de şeytanın vesvesesidir.
Özetle; unutmamak gerekir ki kulu kollayıp gözeten ve kulun işlerini yoluna koyan Allah’tır. Hatta Allah, kulunu, kulun kendisini kolladığından daha fazla kollayıp gözetmektedir. Fakat kulunu da ne kadar samimi ve ne kadar kendi yanında diye imtihan etmektedir. Yeter ki kul, temiz bir niyetle ve inanarak, üzerine düşen sorumlulukları yerine getirsin.
Mevlâ, kulunu ihmal etmez.
Mevlâ, kulunu darda bırakmaz.
Mevlâ, kulunu yalnız bırakmaz.
Mevlâ, kulunu, kulun Mevlâsını sevdiğinden daha fazla sevmektedir.
Mevlâ, kendisine isyan eden kullarına bile zulmetmez.
Mevlâ, kulunun başına, kaderinde yazılı olandan fazla bela getirmez.
Mevlâ, kulunun, kaderde belirlenen rızık ve nimetlerini eksiksiz kula nasip eder.
Ama Mevlâ, kula kaderde yazdığı belaları azaltabilir.
Ama yine Mevlâ, kula, kaderinde yazılandan daha fazla nimet de ihsan edebilir.
Netice itibariyle olsa da kader, olmasa da kaderdir.
Kaderden kaçmak da kaderdir.
Kadere iman eden kederden emin olur.
Kaderin her şeyi güzeldir.
Olanda hayır vardır…
BİR EK:
6 Aralık tarihli yazıma İlker Gündoğdu kardeşimden gelen cevabı müsaadenizle sizlerle paylaşmak istiyorum:
Kalmanın Sancısı, Gitmenin Burukluğu Üzerine: Turgut Hocam’a...
Çocuk ellerimle diktiğim, oyuncak bloklardan kulelerin, büyüdükçe, büyüklerin ellerinden betonlaştığına. Ve küçüklerin gözlerinden süzülen inci tanelerine.
Ki uçurtmaları rüzgârsızkalakalmışlıklarına. Ellerindeki ipin ruhunu teslim edişine apansız şaşkınlığın galebe çaldığı bir hüzne bürünmüş kalplerine şahitliğimdir…
Boyumdan büyük düşler kurmayı öğretenlerin, artık öğretmek yerine öğütmeyi, rengarenk düşleri, görev addettikleri bir çağa.
Ve yemyeşil ve bembeyaz düşler pesinde kan ter içinde koşmam gerektiğini öğütleyenlerin, ayaklarıma dolanıp yavaşlatan; bazen durduran ya da yere kapaklandıran zincirlerin sahipleri oluşuna şahitliğimdir…
Bir çiçeğin, havadan yoksun, sudan yoksun, topraktan yoksun cemrelerin düşmesini beklemek gafletinden berî, açarak umut aşılamasına, karanlıkta kalmış zihinlere. Ve kararmış kalplere Şubat soğuklarına inat baharı müjdelemesine şahitliğimden sonra; şahitliğimdir…
Ona özenip açan çiçeklerin; havaya, suya ve sonra toprağa direnerek değil, yüz çevirerek değil lakin soluyamadığı için havayı ememediği için suyu kara bağrına sımsıkı sarılamadığı için toprağın, çürümeye yüz tutmuş yapraklarına şahitliğimdir, sebep.
Kalmanın merhem bulunmaz sancısına, gitmenin iflah olmaz burukluğuna…