Kadehlerinde kan var

Abone Ol

Charles Dickens ın meşhur romanı İki Şehrin Hikâyesi nde (Çev: Füsun Elioğlu, Oda Yay., 5. Bas. İst., 1994) zengin ve çarpıcı tablolara sık rastlarsınız.  "Şarapçı" başlıklı bölümde anlatılan bir sahne, bence bunların en mühimlerindendir. Bölümün ilk satırlarını iktibas ediyorum:

"Büyük bir şarap fıçısı yola devrilip kırılmıştı. Kaza fıçıyı tam arabadan indirirlerken olmuş, fıçı yuvarlanmış ve kasnakları açılmıştı. Şarapçının önünde kırılmış ceviz gibi paramparça duruyordu. Çevrede herkes işini ya da boşgezerliğini bırakıp, biraz şarap içebilmek için olay yerine koşmuştu. Düşenleri topal bırakmak için yapılmış görünümünü veren biçimsiz taşlar şarabı küçük göllerde biriktirmişti. Her gölün çevresinde büyüklüğü ile orantılı, itiş kakış, bir kalabalık vardı. Bazı adamlar eğilmiş, avuçlayarak içiyorlar, ya da omuzlarından aşağı sarkan kadınlara içirmeye çalışıyorlardı. Çoğu kez şarap parmaklarının arasından süzülüp gidiyordu. Diğerleri kap kaçak parçalarıyla şaraba saldırmaktaydılar. Kadınların başlarından çekilip alınan örtülerle de bu işi yapmaya çabalayanlar vardı. Bunlarla çocukların ağzına şarap sıkıyorlardı. Kimileri çamurdan setler oluşturuyor, kimileri pencerelerden gelen önerilerin ışığında yol bularak, akıp giden şarabı yakalamak için bir oraya bir buraya koşuşuyorlardı. Parçalanan fıçının parçalarını yalayan, dahası; şarabın çürüttüğü parçaları çiğneyenler bile vardı. Şarabı alıp götürecek bir lağım deliği yoktu. Bu nedenle de çoğu toplanabildi. Şarapla birlikte öyle de çok çamur toplandı ki!" (s. 26-27)

İki Şehrin Hikâyesi, 1775 ten başlayarak Fransız İnkılabı sürecini ele alır. Aristokrasiyle ihtilâlciler arasındaki ilişkilerin derinliğine işlendiği romanın iktibas ettiğimiz tablosu, Paris in bir kenar mahallesinde geçmektedir.

Şimdi, bu tabloyu tarihî ve coğrafî konumundan uzaklaştırıp günümüze, kendi coğrafyamıza transfer edeceğiz. Buna hakkımız var mı bilmem, fakat mecburuz. Dahası, dönem ve coğrafya adaptasyonunu gerçekleştirirken, ortalığı kırmızıya çeviren akıcı maddenin (şarabın) mevkiine başka bir kırmızı maddeyi, evet, akıcı ve fakat yakıcı kan ı yerleştireceğiz.

Gerçi Charles Dickens in romanı kan bakımından bizim dile getireceğimiz hususlarla benzerlik gösterir. Hatta, iktibas ettiğimiz tablo, bir süre sonra giyotin eşliğinde akacak kanlarla ilgili öncü ve sembolik bir anlatım sayılmalıdır. Her neyse, kısaca belirtip geçelim de, bizim ne kadar isabetli bir ilişkilendirme yaptığımız anlaşılsın. Efendim, İki Şehrin Hikâyesi romanının Fransız İnkılabı bağlamındaki ana fikri şudur: Kan, ancak kan getirir; intikam karşı intikamlara gebedir.

Sözkonusu hadisenin yerelimiz ölçeğindeki örneği, şiddet ve terör gibi adice yollarla ortaya çıkan ve son zamanlarda tekrar çoğalan kanlı olaylardır. Yüzünü şiddete ve teröre dönen alçak örgüt veya örgütler, sivil veya asker, fakat her bakımdan mazlum insanımızın  kanını kötü emelleri için akıtmaktadır. Bu menfur olayların önü uzun bir zamandan beri bir türlü alınamamaktadır. Daha da kötüsü, yürekleri parçalayıcı manzara, kimi zaman farklı ilişki ağları içinde menfaaten kullanılmakta, deyim yerindeyse çeşitli çıkar amaçlarına dönük olarak değerlendirilebilmektedir. Bunların neler olduğunu detaylandırmaktansa, menfur manzarayı yukarıdaki alıntı tabloyla bağlantılı yorumlayacağız. Haydi, kabul ediniz, teröre yön veren örgüt veya örgütler, Dickens in sergilediği çapulcu Fransız halkıyla bir benzerlik sergilemekte, onların şarap içmek için yaptıkları talanı, bunlar kan yudumlamak için sergilemektedirler.

Kuşkusuz, terör ve şiddetin akıttığı kana uzatılan kadehler farklı noktalardan gelmektedir: Bunları adlandırmaya niyetim yok; kırtçık, kurtçuk, kartçık, kürtçük; fark etmez; hepsi aynı cahiliye noktasından hareket etmekte; mensup oldukları kavmin pençelerini kullanmaktadırlar. Böylece karanlık noktalarca pazarlanan ayrılıkçı, bölücü, parçalayıcı bir sürece daha kolay girilebilmektedir. Oysa, bütünleştirici, birleştirici olmaktır esas olan.

Bu ise, İslâm milletine lâyık olmanın ve insanca, Müslümanca yaşamanın kesin şartıdır elbet.