Tunus’ta başlatılıp, Libya ve Mısır’da devam ettirilen, daha sonra başka ülkelere sıçrayanca ‘Bu kadar da olmaz’ misali o ülkelerde hemen bastırılan ve adını kimin koyduğu belli olmayan ama tüm Batı hayranlarının sarıldığı ‘Arap Baharı’nın geldiği noktayı göstermesi bakımından başlığa aldığım değerlendirme dikkat çekici değil mi Başlıktaki sözler bir gazete haberine ait, yani bana ait değil. Ancak Libya’nın içine yuvarlandığı durumu göstermesi bakımından benim de katıldığım bir nitelendirme.
Aslında yazının başlığı “Demokrasi insan hayıtında kutsal mı ” da olabilirdi. Ama maksadım kafa karıştırmak olmayıp insanların geriye dönüp Arap Baharı diye sarıldıkları olaylar zincirini bugün serinkanlılıkla yeniden değerlendirmelerine yardımcı olmak. Çünkü olaylara öylesine bir anlam ve hava verildi ki, Müslümanlarda tamamen iç dinamiklere dayalı diktatörlere karşı bir demokrasi mücadelesi başlatılmış, böyle olunca da bu gelişmeleri demokrasiden yana olan herkesin desteklemesi gerekir anlayışı yaygınlaştırılmıştı. Böyle bir anlayış hâkim olunca da olayların arkasında hangi güçler var; sonu nereye varacak Gerçekten bu ülkelerde insan hak ve özgürlüklerinin yerleştiği demokrasi mi yerleşecek, yoksa daha önceki örneklerinde olduğu gibi ok yaydan çıkacak, insanlar birbirlerini mi öldürecek gibi sorular o gün sorulabilseydi, dün Arap Baharı sevdasına kapılmış olan bir takım gazeteler bugün, “Kaddafi gitti, Libya yanıyor” başlığı atmak zorunda kalmayabilirlerdi.
Gelinen noktada Arap Baharı adı verilen gelişmelerin tamamen dış kaynaklı olduğu açığa çıkmış bulunuyor. Aslında Libya’ya NATO’nun müdahalesi ve sonunda Kaddafi’nin NATO daha doğrusu ABD güçleri tarafından katledilmesi dış müdahaleyi açıkça gösteriyordu. Hareketin ilk başladığında en sakin yönetim değişikliği Tunus’ta yaşanmıştı. Belli ki olayların dış tetikçileri Tunus’ta istedikleri yönde bir değişikliğin olduğunu düşünmüşlerdi ve müdahaleye bu sebeple gerek görmemişlerdi. Ancak, zaman geçip Tunus’ta da sömürgeci güçlerin hoşuna gitmeyen gelişmeler başlayınca bugün orada da işler kötüye gidiyor, ortalık karışıyor. Mısır’da da Mübarek direnmekten vazgeçip istenen değişikliğe teslim olunca bir dış müdahale gündeme gelmemişti ama ardından seçimlerle birlikte sömürgeci güçlerin istemediği yönde gelişmeler olunca bugün gelinen noktayı hep birlikte görüyoruz. Demokrasi adına Arap Baharı’nın başladığını ileri sürenler Mısır’da darbe yaptırıyor, binlerce insanın katledilmesine destek veriyorlar. Kısacası Arap Baharı olarak nitelendirilen olayların sonucu bugün Tunus, Libya ve Mısır demokrasiye ulaşamadığı gibi tam bir karmaşanın içine itilmiş, insanlar katledilmekte, demokrasi havarileri de bunu belki de zevkle seyretmektedirler.
Kısacası bizlere demokrasiyi kutsal bir kavram gibi sunanlar, insan hayatını hiçe saymaktalar. Yani, onlar için insan hayatı önemli değildir. İnsan hayatı önemli olmadığı gibi aslında İslam ülkeleri söz konusu olunca demokrasi de önemli değildir. Demokrasi sadece daha çok Müslüman’ın katledilmesinin gerekçesi olarak kullanılmaktadır. Ayrıca demokrasi şarkısını dillerinden düşürmeyen ve kendilerini İslam ülkelerinde demokrasiyi yerleştirmekle görevli ilan edenler için aslında diktatörler de çok fazla önemli değildir. Kendilerine tabi olan, arabalarının tekerine çomak sokmayan, sadakatinden emin oldukları diktatörler de onlar için makbuldür. Çünkü dünya üzerinde diktatörler sadece Irak, Mısır, Libya ve Tunus’ta mı var/vardı. Suriye’deki yönetim diktatörlük değil mi Niçin 2 yılı aşkın bir süreden beri 200 bine yakın insan hayatını kaybettiği halde seyrediliyor Sebep çok açık, Esad’ın gitmesi çok önemli değil sömürgeciler için, ondan sonra ne olacağı önemli. Ondan sonrasını kestiremiyor, Mısır’daki gibi bir sonuçtan korkuyorlar. Yoksa Batılılar için Müslüman ülkelerin nasıl yönetildiği falan önemli değil, önemli olan onların çıkarları. Artık bu gerçeği görüp, şu Batılılaşma sevdasından vazgeçelim.