Kaçak Göçmen

Abone Ol

Akıl, sağduyu, izan, insaf, basiret, öz olarak erdem, hakkaniyet, hukuk, hatta asgari görgü kuralının bile-isteye bir tarafa atıldığı bir ortamda, bütün bunlara itina gösteriliyormuş gibi davranıldığı bir süreç, çevremizde olup bitenlere bigâne kalındığını da beraberinde getiriyor. Çevreye bigâne kalınması sonucunu buna mı bağlamalı, yoksa bigâne kalınmanın nedenini de bunlarda mı aramalı Fakat bir bağlantının olduğu açık görünüyor. Neden ve sonuç durumlarının bağlantısı hususunda büyük bir müphemlik olduğu söylenebilir.

Olgu ve olay itibariyle bağımsız gibi görülen ve adeta bir gezi hareketi düzeyinde algılandığı söylenebilecek, “kaçak göçmen” nitelemesiyle, temel bir sorunu (sorunları) hafifleten bizzat bu olayın derin köklere işaret ettiğini düşünme zorunluluğu vardır.

Suriye, Irak, Afganistan, Libya ve bazı Afrika ülkelerinden, büyük çoğunluğu Müslüman olan insanların, ailesini, çoluk-çocuğunu da alarak Avrupa ülkelerine ulaşmaya, “amok koşucusu” gibi, çalışmaları, pek anlamlı olmayan “kaçak göçmen” nitelemesinin ötesinde bir anlam içermektedir. Bir bakıma, “göçmen”dirler (immigrant), ama “kaçak” nitelemesi sorunludur. Şu yönden “kaçak” olarak nitelenebilirler: Yasak ya da belli usullere tabi olmaksızın bir ülkenin sınırlarından giriş yapmaktadırlar. Ancak böyle bir davranışta bulunmaları iradidir, fakat iradelerini bu yönde kullanmaları, onların imkan ve güçlerini aşan birtakım zorunlulukların sonucudur. Bu durum, aynı zamanda “insani bir dramı” içinde taşımaktadır. Dolayısıyla, işte bu “dramı” hiç hesaba katmadan “kaçak göçmenleri” anlamanın, baş başa ya da karşı kaldıkları zorunluluğun, verdikleri kararların, yöneldikleri tehlikeli durumların değerlendirilmesinin eksik kalacağıdır.

Irak, Afganistan, Libya işgalleri, Suriye’nin, tam nitelendirilmesi yapılamayacak kadar müphem iç savaş, karışıklık, dış etkenler göz önünde tutulmadan tam olarak açıklanamaz ve tam olarak anlaşılamaz. Bunun üzerinde sayısız nedenleri dikkate alarak birçok farklı yorumlar, değerlendirmeler yapılabilir, zaten yapılmaktadır. Bu nedenler, bütünüyle farklı amaçları, maksatları ya da kötü emelleri içinde barındırıyor olabilir ve “kaçak göçmen” olayını bu çerçevede tanımlamak mümkün olabilir. Zaten ağırlıklı olarak değerlendirmeler de bu nedenler temelinde yapılmaktadır.

Oysa “kaçak göçmen” deyimi, başlı başına halkı Müslüman ülkelerdeki siyasi, iktisadi yapı ve sistemleri, hem asgari düzeyde İslam’ın öngördüğü yaşama haklarının, hem de evrensel insan hak ve özgürlüklerinin ağır ihlallerinin birer kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ülkelerdeki siyasi ve iktisadi yapı ve sistemleri, sadece dış etmenlere bağlamak yetersiz olduğu kadar, bilinçli yapıldığında bizzat dış etmenlerin güdümünde olunduğunun da bir göstergesi sayılmalıdır. Bununla birlikte, sinik bir tarzda dış etmenleri adres göstererek, bu siyasi ve iktisadi yapı ve sistemleri, İslam’ın yeterince etkin olmadığına bağlayan genel ve alışıldık yaklaşım, düşünce yoksunluğu sorununu işaret eder niteliktedir. Üstelik, söz konusu ülkelerdeki siyasi ve iktisadi yapı ve sistemlerin zımnen meşruiyetlerini güçlendirici bir sonuç doğurmaktadır. Hele bunu, iyice slogana dönüşmüş “medeniyet” söylemi temelinde ele almaya hevesli yaklaşımlar ise, içeriksiz bir iddiadan öteye gidememektedir. Çünkü “medeniyet” olgu ve kavramını irdelemede, kurucu, yenileyici gibi unsurları dikkate alamama zaafı yanında, temelsiz önyargılara mahkum bir tutuma dayanmaktadır.

Ayrıca kaçak göçmenlerin, açık ve doğrudan Avrupa’ya, özellikle de iktisadi bakımdan farklı nitelikte görülen ülkelere (Almanya, İsveç gibi) yönelmeleri dikkat çekici bir unsurdur.

Aslında, Müslüman ülkelerde yaşayan halklar, fiili “kaçak göçmen”liğe teşebbüs etmeyenler bakımından da “kaçak göçmen”lik statüsüyle maluldürler, denebilir. Neden