Kablolu iktidar, tablolu Cumhuriyet

Abone Ol

Cumhuriyetimizin 91. Yılını kutluyoruz. CHP ve genel Başkanı Kılıçdaroğlu bu yıl kutlama gönüllüsü olmayı yeğlemediklerinden, ordan bakınca 90. Yıl olmuş hesabını yapabiliriz Cumhuriyetimizin.

90 yıl dedik. Dokuz tane 10 yıl. Ama biz 15 yıl üstünden gidelim. Çünkü ordan bakınca dedik. Çünkü onlar 15 yılda bir bakmışlar. Yani Altı tane 15 yıl tablosu vardır mutlaka CHP’nin. Biz ilkini bulduk, gazetelerdeki Kılıçdaroğlu, Gandi, CHP haberlerinin altında yaptığımız üçüncü sınıf kazılarda.

Neden mi üçüncü sınıf kazı Kazımızın emeksizliğinden değil düşük sınıflığı, Kılıçdaroğlu’nun “vatana soktuğu” demeçlerin kalite seviyesindendir.

İlk “onbeş yılın hikayesi’ni nasıl anlatmışlar, bir bakıverelim mi

İlk tablo “Dün”e ait. Yani 1923 yılından önceki günlere.

DÜN

BUGUN

İkinci tablo ise Cumhuriyetimizin 15. Yılı görüntülerinin birlikteliği..

İlk tablonun ilk kişisi bir kadın. Çarşaflı, peçeli ve şemsiyeli. Boy, pos, endam hak getire.. Birden Cumhuriyetçi olmuş romancılarımızın –haminne- tiplemesi..

Yanındaki mahzun, melül, çaresiz ve daha afyonu patlamamış gibi duran “Dün”ün erkeğine geçmeden, bugünün, yani 15 yıl sonrasının tablosundaki kadınımıza bir bakalım.

Ne kadar çağdaş, ne kadar modern ve modacı ne kadar asri ve şapkalı. Evet evet şapka.. Şemsiye tutarak saklayacak mı idi kendini bakışlardan Şapka güzelliğine güzellik katıyor. Tüyünün havalanması da cabadan. Topuklu ayakkabılara mutlaka uyumludur eldeki çanta. Belki de Cristian Dior. Ruj, sürme, allık; saçlarının kabartıcısı ise bir kuaför. Hani üçüncü 15 yıl sonunda Başbakan politikacılarımızın saygıdeğer ve kıymetli eşlerinin yanında Bükreş’lere götürdüklerinden…

Bugünün tablosundaki ve bizimde hayran olduğumuz, Cumhuriyetimizin 15. Yılının kadını, gördüğünüz gibi orta yaşı çoktan devirmiş. Yani dünden yaşayıp gelmiş. Dün’ün çarşaflı ve peçeli kadınını Cumhuriyet boyuna sündüremeyeceğine göre, bu şapkalı kadın nerden gelmiş, nasıl gelmiş de böyle oluvermiş Bu bir Cumhuriyet mucizesi olmalı.

Gelelim şimdi daha önce sözünü ettiğimiz yarı ihtiyar “Dün” adamına. Şemsiyeli kadın bu üzgün adamın eşi midir acaba Küs olduklarından mı birbirlerine sırtlarını dönmüşler. Neden olmasın Muadillerine bakın ikinci tablodaki. Kravatlı ve milli şapkamız fötr’ü giyen adam mutlu koca rolünde çantasını sallaya sallaya gidiyor iş yerine. Biraz önce öperek vedalaştığı karısı ise herhalde taksi bekliyordur.

Bir elinde kehribar tesbih, bir elinde kehribar ağızlık, göbekte kuşak, ayakta çarık, sakallı başın üstündeki ise fes.. Elbette beli bükülür bir adamın, en aktüel politikacımızın dediği gibi “vatana sokulmuş” düşmanlar varsa üstelik.. Bir de 15 yıl sonrasının tablosundaki yakışıklıya bakın. Holivud’dan gelmiş pozları bir yana, 15 yılını çıkartırsanız hayatından, en sağdaki kısa pantolonlu çocuk gibi olmaz mı idi O zaman acaba vatanı nasıl kurtarmıştır dersiniz, vatana sokulmuş düşmanlardan.

Soru yok, aklını karıştırma milletin. Sen Cumhuriyeti mi kutluyorsun, hesaplaşma mı yapıyorsun

Biz mi ne yapıyoruz Okuyoruz efendim. Dedem bana oku yaz da adam ol dedi.

Cüz keseli, fesli çocuk, kime bakıyor öyle Cepheye giden askerlerin arasındaki babasını görmeye çalışıyor olmasın Sırtı çantalı, eli dosyalı, cebi paralı, başı kepli çocuk kolej yolunda yürürken, “Dün”kü çocukların mahalle kekteplerinin önünden de geçer mi Yoksa çoktan yıkılıp apartman mı dikildi yerlerine Bir çocuğun ellerinin hepsi dolu olursa, sol el sol cepteki paralara sahip çıkıyor, burun karıştırmak “Dün”külere düşer. Cumhuriyet çocuğu burnunu karıştırmaz!

Askersiz cumhuriyet olmaz! Asker demek hazırolda dur demektir. Herşey ütülü, her şey kalıptan çıkmış. Şapkayı, tablocu Romalı askerlerin hayranı olduğundan öyle çizmiş olsa dahi biz onun yine de bir cumhuriyet askeri olduğunu kabul edeceğiz. Yoksa “Dün”ün tablosundaki yorgun adamla yetinmek zorunda kalabilirdik. Kimi diyorki: Cepheden cepheye koştuğundan böyle yorgundur. Kalpağındaki ayyıldız “kuvva”cı olmasını ispat etse de yapılacak ihtilallere uygunluğuna yeterli olmadığı ancak böyle anlatılabilirdi.

Eli tesbihli, sakallı ve nefesli üfürükcülerden cumhuriyet geldi de mi kurtulduk Hayır! Öyle olsaydı üstünden altı tane 15 yıl geçmiş bir cumhuriyette gazeteler hergün filan şehirde beş, feşmekan şehirde onbeş üfürükcü yakalandı haberleri yazarlar mıydı, mayıs, haziran, eylül ve bilhassa şubat aylarında

Üfürükcünün karşısındaki kafası şişmiş adam, çok mu dinlemiştir ihtilal bildirilerini Yoksa o üfürük, copların ürettiği sıcaklığı mı serinletecektir Daha Cumhuriyet kurulmadı ama.. Çünkü Cumhuriyet gözlüklü doktor demektir, hasta yatakta demektir. İtirazı olanı sallandıracaksın Meclis bahçesinde..

On parmak daktilo yazan katibe, pardon sekreter kız, mahkemelerin idam kararlarını yazan zabıt katibesi olsa bile itiraz kaldırmaz mı Bugün o mutluluğu çok kişi yaşamıştır Cumhuriyetimiz sayesinde. Dönün bir de “Dün”e bakın. Katip bey Üsküdar’a giderken oturmuş bir kenara, name yazıyor. Sigarasının dumanı, efkarının derecesine işaret. Gel de haykırma şimdi, yaşasın Cumhuriyet!

Çıplak ayaklı, eli sopalı karanfilli hoca yine rahlenin önünde. Elinde uzun kızılcık sopası. Herkesin aklında Ömer Seyfettin hikayeleri; Falaka neredeydi “Dün” böyle idi, okumak dediğin, eğitim dediğin, maanf dediğin.. Okumak çok zordu. Zor kitapların Cumhuriyetle ilgisi olur mu Yakın gitsin! Ne kadar da kolay yanıyorlar.

Karanfilli hocanın eşdeğeri, kravatlı ve traşlı öğretmendir. Kravat erkek resimlerinin değişmez aksesuarıdır, çünkü kravatsız adam ya teslim olmamışsa, ihtimali hep vardır.

Öğretmen öğretiyor A,B’yi. İşte böyle ileri görüşlülüktür Cumhuriyet öğretmenliği. İlk 15 yılın sonunda gösteriyor yolunu; altı 15 yıl sonra nereye gideceğimizin.

Ve son resmi mukayeseli tablomuzun, tarım üzerine, ziraatcılık üzerine. “Dün” saban peşinde yorulurken köylümüz, “Bugün” traktörler çekmekteler pullukları. Fazla uzağa gitmeye lüzum yok. Fotoğrafcı çiftliğe gitsin, ordan çeksin resimleri, kitapların baskısına yetiştirelim zira.

İşte burada, bu tabloda görünmüyor ama, en yukarıdaki kolejli cumhuriyet çocuğu, işe giden eli çantalı babasına soruyor: Babacığım! Köylüler sabanı tercih ettiklerinden mi iflas etti onca traktör fabrikası; senin çocuk olduğun “Dün” günlerinde..

Bandrol- Bandıpara

Burası neresidir Zaman hangi zamandır

Burası AKP iktidarına aferin çekme yeridir. Zaman, ahir zamandan 16 teşrinisani 1935 zamanıdır.

Bir o zamanın icraatlarına bakın, bir de günümüzün AKP icraatlarına..

Kibrit kutusuna bandrol meselesini halledemeyen o günlerin hükumetleri ve asansörlere dahi bandrollu kimlik kartı dağıtan günümüzün AKP hükumetleri..

Önce ilaçlardan işe başladılar, görevden alınan sağlık bakanı Recep bey’in aklıyla.

Sonra bandrolsüz tavuklar yakılırken alev kusan makinalarla, gelsin 40 milyon bandrollü aşı, 40 milyon da haftaya, işleri..

Her derde deva bandrol. Bebelere balon, ilaçlara bandrol, hastalar ölmesin..

Ama asansörlerde ölüyor insanlar. Bandrolsuzluktandır yavrum. Sen AKP hükumetinden iyi mi bileceksin

1935 yılının 16 Teşrinisani gününde kibritlerimiz bandrolsüz olduğundan yoktu televizyonumuz. Bandrolsuz kibrit yüzünden aklımıza gelmiyordu bir türlü penisilin formulü. İyiki şimdi hala o teşrinisani günlerinde değiliz. Teşrini evvel günlerinde olmak bir başka güzel.

Hele başımızda asansörlere bandrol takan AKP hükumetimiz varken..

Acaba İngiltere’den gelen sörlere ne takıyorlar. Onlar asansör değil de basansör mü

Siz bu son soruya takılmayın ve bu yazının AKP hükumetini öven bir yazı olduğunu kabul edin. Ancak bu kadar yazabildik, asansör beklerken.. Bandrol getirseler de çıksak..

HUKUKLA/HU-KUKLA 

Ünlü bir hukukcuya demişlerki: Siz 1930’lar Türkiye’sine dönmek mi istiyorsunuz

Evet demiş Baro Başkanı da olan o ünlü Türk hukukcusu. Sonra da o evetinin içini doldurmuş.

“Evet ben Atatürk Türkiye’sine, 1930’lar Türkiye’sinin ekonomik mucizelerine, çağdaşlaşma atılımlarına dönmek istiyorum.”

Bu cevap kimindir, hangi meslek sahibinindir diye sorsanız bir anketçi gibi sokaklarda, bir tek kişinin dahi bu cevap bir hukukcuya yakışır diyebileceğine inanan var mı bu ülkede

Ekonomik mucize ve çağdaşlaşma atılımı..

Yani 1930’lar Türkiye’sinin hukukla ilgisi yoktur demenin solcucası mıdır bu cevap

 

Demirel müzesi hangi mezarlığa yakın olacak

Demirel müzesi açılıyormuş.

Okuduğu kitaplar, fotoğrafları ve kullandığı eşyalar sergilenecek, diye özellikle belirtiyorlar gazetelerin haber yazıcıları.

Bir bildikleri vardır, dikkatimizi çekmek istiyorlardır. Haberin şifrelerine bakalım.

“Okuduğu kitaplar.”

Mutlaka listesi yayınlanmalı, ki insanlar çocuklarının Demirel gibi olmasını engellemek için okutmasınlar o kitapları.

Fotoğrafları..

O fotoğraflar gazetelerde yayımlandığında, bakan insanların ülkesi kan ve gözyaşına boğulmadı mı Gitsin sadece kendi bakın, dursun.

Kullandığı eşyalar.,

Kime ne çamaşırından, şapkasından.. Bugün başında şapgalı görmek istemediği için insanlar, şapkasızları seçmiyorlar mı

Kullandığı insanlar, politikacılar olsa neyse..

Gerçi o zaman nöbetleşe mi duracaktı orada İhsanoğlu, Kılıçdaroğlu filan..

Demirel’I anlatan en iyi müze, kapısı asma kilitli müzedir.

SPOR OLSUN

 

Şaibeli hakem,

Ferrarili futbolcu

Bu hafta sayfamızın bu sağ sütununu “spor olsun”a tahsis ettiğimizden dolayı değildir, bir güreşcimizin fıkrası ile başlaması yazımızın.

İnternetin tasnifli bilgilerine ulaştığınızda şunları okursunuz: Milli Mayoyu ilk kez 1927 yılında giyen Çoban Mehmet, beş kez Balkan şampiyonu olan, 1936 Berlin Olimpiyatlarında Grekoromende 4.lük, 1946’da Stochholm’de 2.lik kazanan Çoban Mehmet..

“Sınır dışında Türk bayrağını ilk dalgalandıran ağır siklet güreş şampiyonu Çoban Mehmet..”

“Çobanlıktan gelme, güçlü ve iriyarı bir Anadolu çocuğu olan Çoban Mehmet..”

Varın siz maddi destek için deyin, ya da bir nevi ödüllendirmek sayın, Cibali Yaprak Tütütn Deposu’nda kapıcılığa atarlar devrin yöneticileri onu.

Yukarıdaki tırnak içindeki cümlelerde onu tanımlayan mesai arkadaşını bir daha dinleyin:”Her sabah görevi başına gelir, depoda çalışanlar işbaşı edince arkalıksız ufak sandalyesine oturur, ya da kimi zaman ayakta dururdu; paydos düdüğü çalıncaya kadar.”

Konumuz spor dalları içindeki güreş değilse, bizim aklımıza nerden geldi bugün Çoban Mehmet’i yazmak bu sütunlara

Gazetelerin birinci sayfalarında duyurulan alışılmışın dışındaki hırsızlık haberlerinin arasında bir futbolcunun adını ve arabasının markasını okuyunca, nedendir bilmem, durup dururken Çoban Mehmet’I hatırlayıverdim.

Başakşehirspor’un Zeki adlı futbolcusunun Ferrarisi çalınmış..

Başakşehirspor ne yana düşer Futbolcu Zeki’nin sadece adında mı zekilik Ferrari üretime başladığımız yerli otomobil markası mı

Bu işin içinde bir şaibe var demek düşmez bize. Onu demeye görevliler var ülkemde.

Futbolcuları Ferrariler içinde para saçarken görüntüleniyor ve her akşam tv kanallarında yayınlanıyorsa, maliye şu soruyu sormaz onlara: Siz bu paraları futbol oynadığınız için mi kazandınız Yoksa sahalardaki “şaibeli”lere muamelenizden mi Taraflı basın mı öyle konuşmasını istedi bilmem. Çocukluk hayalimdi, öyle iki golü üstüste atmak, demiş son haftanın çok konuşulan gollerini atan Hollandalı oyuncu.

İnsanın hayalini gerçekleştirmesi ne güzel.

Lakin sormadan duramıyoruz: Neden o hayallerin içine bir Avrupa takımına da öyle goller atmayı yerleştirmedin Onları kendinden saydın da kıyamadın mı Hakemin şaibesizliği oynamak iştahını kaçırmadıysa, seni getirenlere, ne kadar para, o kadar köfte mi diyorsun

Çoban Mehmet’i anlatmaktan girdik, bize çobanlık yapmaya niyetlenenlere geldik. Bakalım önümüzdeki günlerde kimin şekerli, kimin veremli, kimin zircirli, kimin bağlamalı olduğunu öğretecek bize günümüzün futbol adamları..

Ve elbette biz de öyle diyoruz: Arkalıksız ufak sandalyede mi otursun insanlar, Ferrari koltuklarında para saça saça oturmak varken..

AHIR KAPISI

Atlar ahırdaysa, kapıyı kapat,

Açık ise hepsi dışarı atlar;

Kapıyı kapatmak artık faydasız,

Hepsi de kaçmışsa dışarı atlar

ÖMÜR DEDİĞİN

Ömürler kısa sayılır,

Binle de sayılsa yılı...

Ecel hemen geliverir,

Nasılsa yıllar sayılı...

YATSI NAMAZI

Müslüman nasıl uyurmuş,

Akşamdan, yatsı kılmadan.

Namaz kıymeti bilmezsen,

Akşamdan yat sıkılmadan...

 Ekrem Şama