Japonya olmak ister misiniz?

Abone Ol

İstanbul’da ulaşımı rahatlatacağı düşünülen Marmaray Demiryolu Tüp Geçişi’nin açılışını pek çok İstanbullu elbette heyecanla karşıladı.

Gerçi bazı okuryazar ve yetişkin insanlarımız “15 günlük ücretsiz seyahat müjde”sine fazlasıyla kendini kaptırmıştı, bir heyecan pompalama ihtiyacını izhar eder gibi.

Bazılarımız ise Japonya Başbakanı Şinzo Abe’nin tören esnasında duaya iştirak eder gibi gözükmesinden ziyadesiyle etkilenmişti.

İtiraf etmeliyim: Bir İstanbullu ve Üsküdarlı olarak bu heyecana yeterince ortak olamadım.

İnsanları gündelik hayat içinde yürüyerek ulaşamayacakları mesafelere savuran modern ulaşım sistemlerini kaygıyla izlemişimdir hep. Ama bu ayrı bir tartışma konusu.

Töreni takip ederken İstanbul Boğazı’ndaki ilk köprünün, yani Boğaziçi Köprüsü’nün 30 Ekim 1973’te hizmete girişini düşündüm. ’70’li yılların Türkiye’si için çok büyük bir atılım, çok büyük bir hizmet olarak görülmüştü kuşkusuz.

Lakin insan sormadan edemiyor: O günden bu yana şehrimiz daha güzel, ulaşımı daha kolay, yaşam kalitesi daha yüksek, daha güvenli ve huzurlu bir yer haline mi geldi

Her akşam TV haber bültenlerini dolduran silahlı soygun ve hırsızlık vakalarından cinayet ve trafik kazalarına kadar Amerikan metropollerini bile aratacak görüntüler maalesef bu soruya olumlu cevap vermemize mâni oluyor. (Mobese sistemi sayesinde “haberler”in macera filmi tadında(!) seyredilir olması ayrıca dramatik!)

***

Belki de heyecanımı engelleyen şey Japonya Başbakanı ile Türkiye Cumhuriyeti devlet yetkililerini aynı fotoğraf karesinde görmemle ilgiliydi.

Japonya nedense bana “gelişme”yi, “kalkınma”yı, “ilerleme”yi çağrıştırmıyor (bu kavramlara kökten itiraz ve eleştiri ihtiyacı ayrı bir tartışma konusu).

Japon kalkınması Fukuşima’dan çok önce anlamını yitirmişti. Geleneklerini muhafaza eden, soysuzlaşmadan modernleşebilen Japon efsanesi sona ereli uzun yıllar olmuştu.

Bugün Japonya kendini dinsiz veya ateist olarak tanımlayan insanlar ülkesi olmuş durumda. Gallup’un Dindarlık ve Ateizm 2012 Küresel İndeks’ine göre Japon halkı dinden uzaklaşma ve ateizme saplanma bakımından dünyada ikinci sırada geliyor (Birinci sırada Çin var). Japonların sadece yüzde 16’sı kendini dindar kişi olarak tanımlarken, yüzde 31’i dinden uzak, bir diğer yüzde 31’i “ikna olmuş ateist” ve yüzde 23’ü ne cevap vereceğini dahi bilmeyen kişi olarak tanımlıyor.

Hastalık derecesinde maddi şeylerin peşinde koşan, Amerikalılar gibi düşünen, yaşayan ve eğlenen, hamburger ve pizza ile beslenen, geleneksel mutfağını unutmaya yüz tutmuş, kadınları kimono’ya burun kıvırıp mini etek giyen, saçlarını sarıya boyatıp cildini bronzlaştırmaya çalışan, kalabalıklar içinde yalnız yaşayan, “düğün konukları” kiralayıp robotlarla oynayan… insanlar topluluğudur Japon halkı.

Şu ne kadar acıklı bir durum: “Bir Geyşanın Anıları” filminin yapımcıları Japonya’da 1930’ları yansıtan otantik bir ortam bulamadıkları için Hollywood’da film seti inşa etmek zorunda kalmışlardı.

***

Peki, Japonya dünyaya ne verdi Fukuşima’dan denizlere ve atmosfere yayılan nükleer kirliliği telafi edebilecek kadar önemli ve faydalı ne katkı yaptı

Bilakis Japonya küresel sistemi takviye etti. İkinci Dünya Savaşı’nda kendisini mağlup eden güçlere ideolojik bakımdan da teslimiyet gösterdi.

Bu ahlâk ve insanlık düşmanı düzen içinde Doğulu bir toplumun “kalkınma”sının mümkün olduğunu kanıtlarken, bunun aslında tüketim toplumu inşa etmekten başka bir şey olmadığı ve uğrunda dinî inanç, ahlâkî değer, gelenek… ne varsa feda edilebileceği yönünde kötü bir örneklik ortaya koydu.

“Ama biz Müslüman’ız, dindar bir halkız, aynı akıbete uğramayız” diye itiraz edenleri duyar gibiyim.

Unutmayalım ki, bize hâlâ “muasır medeniyet” idealini telkin eden siyasetçiden liberal demokrasi havarisi kesilmiş entelektüellerimize kadar Japonların teslimiyetini tekrarlamaya azmetmiş görünen bir öncü elitimiz var. Ve bugüne kadar sergilenen icraat, bu teslimiyetin belli bir dindarlık / dindarlaşma görüntüsü altında gizlendiği izlenimini veriyor.

Moderniteyi, dünya halklarını uygun adım yürüyüşe sevk eden merkezi bir akıldan yoksun zannetmek, telafisi çok zor, bedeli çok ağır bir hata olacak.