Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam edelim…
Nedenini okuyunca anlayacağınız farklı bir girizgâh yaparak başlayalım…
CEHALET, VİRÜS, İLİM, ÂLİM VE AKIL SAHİPLERİ
*Virüs olduğu yerde kalsa yayılamaz çünkü virüs yürüyemez, koşamaz ve uçamaz; virüs, insanlarla yayılır. *Cehalet de olduğu yerde kalsa o da yayılamaz; cehalet de insanlarla yayılır. *Cehalet, asılsız, gerçek olmayan, hiçbir ilmî değeri olmayan şahsî-keyfi zanlarla, (sübjektif-indî) asılsız rivayetlerle yayılır. *İlmin ve ilim adamlarının olduğu yerde cehalet barınamaz. *İlme ve ilim adamlarına itibar edilmeyen yerlerde cehalet kök salar. *Cehaletin hâkim olduğu yerler geri kalmaya mahkûmdur. *Cehalet topluma acı ve ızdıraptan başka bir şey kazandırmaz. " ... De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri bunu anlar." (Zümer Suresi, ayet 9)
“DÜNYA SEBEPLER ÂLEMİDİR”
Bu başlık altında Muhammed Maruf’un hatırlattıkları ile devam edelim…
“Bildiğimiz bir gerçek daha vardır ki; dünya sebepler âlemidir ve gönül rahatlığı ile kadere tevekkül ettik diyebilmek için sebeplere sarılmamız, oluşabileceği bilinen felaketler ve afetler için gerekli önlemleri almamız gerekir. Hz. Ömer (R.A.) döneminden rivayet edilen bir olayda, bir yere gidilirken gidilen yerde veba olduğu haberi alınınca Hz. Ömer (R.A.) istişareler yaptıktan sonra veba olan beldeye girmeme ve geri dönme kararı alınca orada bulunanlar; ‘Ey Ömer Allah’ın (C.C.) kaderinden mi kaçıyorsun?’ diye sormuştu. Bu soruya Hz. Ömer (R.A.), ‘Evet Allah’ın (C.C.) kaderinden Allah’ın (C.C.) kaderine kaçıyorum’ cevabını vermişti.
Bu cevaptan yola çıkarak şunu ifade edebiliriz ki; yaşanan depremler ne kadar kaderse, bu depremler için gerekli önlemleri almak, sebeplere sarılmak, binalarımızı, şehirlerimizi depremlere, afetlere dayanıklı hale getirmek de aynı şekilde kaderdir. Anadolu’da, ‘Tedbirini al, takdire bahane bulma’ diye bir söz vardır. Bu söz, kader ve tevekkül bağlamında inancımızı en doğru şekilde yansıtan bir söz olarak ifade edilebilir. Zira Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz, ‘Azmettikten sonra Rabbine tevekkül et’ buyurmaktadır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde yaşadığımız süreçle ilgili can alıcı bir soru aklımıza geliyor. Ülkemizin %30’luk bir bölümünün fay hatları üzerinde olduğunu bildiğimiz ve yerbilimci bilim adamları tarafından bu fayların aktive olma zaman aralığının dolduğu ifade edilmesine rağmen, binalarımızı malzemeden çalarak inşa ederken, gerekli kontrolleri yapması gereken kurumlar görevlerini hakkıyla yapmamışken, yaşananlara sadece kader deyip geçebilir miyiz? Depreme dayanıklı yapılar inşa edilmesi amacıyla başlatıldığı iddia edilen kentsel dönüşüm çalışmalarını rantsal değişime dönüştürmüşken, deprem yönetmeliklerine uygun inşa edildiği iddiası ile yapılan birkaç yıllık binalar kâğıt gibi devrilirken hiçbir sorumluluğumuz yok gibi, ‘Ne yapalım, kader’ diyebilir miyiz? Deprem için yeterliliği olmayan, kontrolsüz bir şekilde yapılmış binaları denetlemek bir yana, siyasi rant elde etmek ve gelir sağlamak amacıyla ‘İmar Barışı’ adı altında resmi izinli yapılar hale getirmişken bu yapıların altında kalan insanların başına gelenler sadece kader kelimesi ile geçiştirilebilir mi? Benzer acıları daha önce de yaşadık. Gölcük ve Düzce depremlerinde büyük acılar çektik. Ancak kısa bir süre bazı düzenlemeler yapıldıktan sonra eski tas eski hamam anlayışı ile çürük yapılar inşa etmeye devam ettik. Yerbilimci bilim adamları, ‘Güneyde bulunan Maraş- Hatay- Adıyaman fay hatları yakın zamanda aktive olabilir’ diye uyardı ama dikkate almadık ve bugün maalesef büyük bir acı yaşıyoruz. Aynı şekilde yıllardan beri 20 milyon nüfuslu İstanbul’un da içinde bulunduğu olası Marmara depremi ile ilgili uyarılar yapılıyor. Hiç olmazsa bugün yaşadığımız büyük acıdan ders alarak bundan sonra aynı şekilde büyük acılar yaşamamak adına, geç kalınmış olsa da bugünden itibaren İstanbul’un sanayi ve üretim tesisleri ile birlikte daha düşük riskli bölgelere taşınması, binaların güçlendirilmesi ve güçlendirilemeyecek durumda olanların tahliyesi vb. gerekli adımların atılması için harekete geçilmelidir. Aksi halde ‘kader’ deyip geçemeyeceğimiz ve hesabını veremeyeceğimiz yeni acılarla yüz yüze kalabiliriz, Allah muhafaza buyursun…”