İnsan yaptığı her şeyi aslında kendisi için yapar. İyilik yapar, mükafatını görür. Kötülük yaparsa da kural gereği mücazatını (cezasını) kendi hesabına hazırlamış olur.
Kur ân-ı Kerîm de, bu husus ile ilglii birçok âyet dikkatimizi çeker. İşte onlardan birinin meâli de şudur:
"Asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki:
* Allah a iman eder...
* Ahiret gününe iman eder...
* Meleklere iman eder...
* Kitab a (Kur ân-ı Kerîm e)iman eder...
* Peygamberlere iman eder...
* Allah ın rızası için malından seve seve:
-Akrabalara bağışta bulunur...
-Yetimlere bağışta bulunur...
-Fakirlere bağışta bulunur...
-Yolda kalanlara bağışta bulunur...
-ihtiyaç sebebiyle isteyenlere bağışta bulunur...
-Hürriyetine kavuşmak isteyenlere bağışta bulunur...
-Namazını dosdoğru kılar...
-Zekatını verir...
-Verdiği sözü yerine getirir...
-Fakirlik, sıkıntı ve hastalık hallerinde sabır ve sebat gösterir...
* Bunlar imanlarında sadık olanlardır...
* Takva sahibi olanlar da bunlardır... (Kur ân-ı Kerîm, Bakara S. A: 177)
Sâdık olmak, dürüst olmak demektir. Yani lâf olsun diye değil, gerçekten, samimi, münafıklıktan uzak, gösterişsiz bir hal ve tavır içinde inanmak demektir. Sadakat budur işte.
Takvâya gelince; takvâ, Kur ân ve Sünnet te emredilene uygun şekilde yaşamak demektir. Nefsi, kötülüklerden korumak anlamına gelir.
Kur ân-ı Kerîm de takvâ kelimesi müştaklarıyla beraber 238 ayette yer almıştır. Bu miktar konunun önemini ifade eder.
Hepimiz takvâ deyince "zühd"ü hatırlarız. Zühd ve takvâ birlikte kullanılan iki güzel kelimedir.
Zühd, elde bulunmayan şeyin gönülde de bulunmamasıdır. Buna kanaatkâr olmak denir.
Başlangıçta meâlini aldığım ayetin üzerinde çok durmamız gerekiyor. Hadi bu meali kelime kelime ve yavaş yavaş; aynı zamanda da tefekkür ede ede birkaç defa daha okuyalım. Bu davranışımız bizi gerçeği kavramaya ulaştıracaktır. İmanda sadakatın hazzını, takvada mutluluğun şevkini kazandıracaktır.
Gerisi yalandan ibarettir.
Sahip olduğu malı, kendi güç, kudret ve zekasıyla elde ettiğini sananlar, tarihi bir yanılgının pençesinden asla kurtulamazlar.
Bu tür insanlar paylaşmanın ne mânâya geldiğini asla anlayamazlar. Bunlar, verdikleri zaman mallarının azalacağını zannederler.
İşte bu sebeplerden dolayı verebilmek gerçekten bir nasip meselesidir.
Mülkün sahibinin Allah olduğunu unutan ve kendini; sahibi olduğu şeylerin maliki sanan kimseler, bu harikülâde hazdan nasip alamazlar.
Sahip oldukları nimetlerin bir imtihan aracı olduğunu bilenler ise malik oldukları şeylerin fitnesinden korunmak için infak ederek kendilerine en yakın olan belâyı def etme yoluna başvururlar. Kazananlar da bunlardır...