İttifakların ikilemi ya da ortaklıkta hiçleşme

Abone Ol

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişten bu yana partiler arası ittifaklar Türkiye’de siyasal hayatın bir koşulu haline geldi. Bugün itibarıyla üç ayrı ittifak var olmakla birlikte yeni ittifak senaryolarının ortaya çıkması da şaşırtıcı olmayacaktır. Seçim öncesi ittifakların aksine mevcut ittifak anlayışı seçim öncesi ve sonrasını da kapsayacak şekilde uzun vadeli iş birliğini öne çıkartmaktadır. Bu yönüyle özellikle ana akım ittifaklarda ortaklığa giden kapı aralanmaktadır.

AK Parti’nin ülkeyi ittifak ortaklarıyla yönetmesi, muhalefetin birleşerek altılı masayı kurması, ortak etkinlikler aracılığıyla parti tabanlarının da sürece dâhil edilmesi Türkiye’de daha önce yapılan ittifak denemelerinde yaşanmayan bir boyuta işaret etmektedir.

İşte tam da bu noktada Esposito’nun Communitas’ında bahsettiği “ortaklıktaki hiçlik” tanımından yola çıkarak bir değerlendirme yapmak mümkün hale gelebilir.

Onun topluluğun kaderi ve kökeni ile ilgili değerlendirmesine ilham veren nokta; ortaklığın asli olmaması, alışverişi içermesi ve kelimenin kökeninde bulunan “munus” ekinin ifade ettiği yükümlülük ve sorumluluk sınırlarına sahip olmasıdır.

Esposito’dan ilhamla ortaklığı siyasal sürece adapte ettiğimizde görüyoruz ki, partiler bir araya geldiklerinde hem kendilerine ait olanı ortaya koyarak diğerlerine vermiş olurlar hem de diğerlerine ait olanı alırlar. Bir alışveriş döngüsü ortaya çıkar.

Fakat bu durum eşit temelde yürümez. Ne kadar verirsen o kadar alırsın durumu geçerli olmaz. Sesi daha gür çıkan, karakteri baskın olan diğerine sirayet-nüfuz eder. Netice itibarıyla insan, etkileyen ve etkilenen bir varlıktır. Sahip olunan kapasite, etkileme ya da etkilenme düzeyini belirler.

Nasıl ki toplum bireylerin toplamından daha ötede bir anlam ifade ediyorsa, ortaklıklar da ortakların toplamından daha başka bir karaktere bürünür.

Ortaklığın asgari müşterekleri ortaya çıkarma eğilimine yol açması, karşılıklı ödün verme durumunu beraberinde getirir. Başka türlü ortaklıkların yürümesi de zaten imkânsız hale gelir.

Ancak bu durum ortaklıkta hiçleşme tehlikesini ortaya çıkartabilir. Bir süreliğine kendinden ödün verme durumu, asli olanın kaybedilmesini kalıcı hale getirebilir.

Kalıcı bir kayıp yaşanmasa dahi bu durum huzursuzluğun, yabancılaşmanın, kargaşanın, başkalaşmanın öncüsü olabilir. Bunun çözümü ise kendiliğin, yani kimliğin korunmasından geçer.

Somutlaştırırsak; Cumhur ve Millet İttifakı’nı oluşturan partiler ortaklığın bir gereği olarak, farklılıkları mümkün olduğu kadar az gündeme getirmeye çalışmaktadır. Ancak bu durum özellikle belirli kriz dönemlerinde sorun oluşturabilmektedir.

Nitekim AK Parti’de MHP ile yakınlaşma sonrası söylem ve politikalarda milliyetçi dozajın artması, MHP’de milliyetçi reflekslerin beklenenin altında olması, CHP’de Atatürkçü söylemin unutulması gibi tespitlerin kamuoyunda sıklıkla dile getirilmesi ve benzeri şikâyetlerin bu partilerin tabanlarında ciddi ölçüde karşılık bulduğunun görülmesi önemli bir açmazın işareti olarak görülebilir. Bununla birlikte CHP’de Özgür Özel ya da İyi Parti’de Yavuz Ağıralioğlu gibi isimlerin dile getirdiği ve kamuoyunda hatırı sayılır ölçüde karşılık bulan muhalif söylemler her ne kadar ortaklık dengeleri açısından niza/anlaşmazlık gibi görülse de esasında hiçleşme tehlikesine karşı bir refleks olarak da algılanabilir. Dahası bu refleks, partilerin mevcudiyetini koruma bakımından elzem olarak da görülebilir.

Lider düzeyinde yapılmayan ancak konu ile ilgili açıklama yapanlara da herhangi bir yaptırımın uygulanmadığı bu açıklamalar aracılığıyla parti yönetimlerinin kendi tabanlarını konsolide etmeye çalıştığı söylenilebilir.

Neticede ortaklığı değerli kılan, ortakların kendi sosyolojik zemininde güçlü kalabilmesi ya da gücünü artırmasıdır. Zayıf ortakların kurduğu ortaklık da zayıf kalacaktır. Kendiliğini koruyamayan ortak, diğer ortaklar için de tehlike ve yük olacaktır.

Bu yüzden ortakların farklılıklarını koruması ve öne çıkartması hiçbir şekilde sorun olarak görülmemelidir. Bunun ortaklığa zarar vereceğini vehmedenler “bastırma” yerine “yönetme” seçeneğine ağırlık vermelidir.

Farklılıkların birlikteliğini harmoniye çevirmek de, kakafoniye dönüştürmek de elbette mümkündür. Hangisinin öne çıkacağını ortakların tercihi belirleyecektir.