Ehl-İ küfür ve isyanın başarıları, işlerinin rast gitmesi
bir istidracdır. Bu durum en çok ahir zamanda görülecektir. Bu bakımdan bütün
peygamberler bu zamanın fitnesinden Allah a sığınmışlardır. Zira o zamanda
Süfyâniyet ve Deccâliyet muvakkaten hâkim olacaktır. Bunu gören ehl-i iman
sarsıntı geçirecek, bazıları bu sistemlerin ağababalarına yanaşacak, bu
yanaşmaların da işleri rast gidecektir. Böyle bir devirde imanı muhafaza
etmek, kor ateşi avuçta tutmak kadar zor olacaktır. Konuya açıklık getirmek
için ilk önce İstidrac ınlugâvî manasına bakalım:
İstidrac: Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve
kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete (nimet çokluğuna) mazhar
olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azap ve Gadâb-ı İlâhiyeye
yaklaşması. (Neûzu Billâh, bu öyle bir iştir ki: Hikmet-i İlâhiye ile bazı
kâfirlerin muradı zuhur eder, gerçekleşir), istediği harika bir surette olur.
Ve bunların küfürleri, Allah a isyanları da böylece ziyadeleşir. (Abdullah
Yeğin. Yeni Lûgat, s. 292)
A râf Suresi nin 182-183. Ayet-i kerimelerinde, ehl-i küfrün
başarılarının bir istidrac olduğu ve bunun da bir imtihan gereği olduğu haber
verilmektedir. Bediüzzaman Hazretlerinin Yirmi Dördüncü Mektup isimli eserine
yapılan Şerh te bu ayet-i kerimeler tefsir edilmektedir. Bu eserdeki ayet-i
kerimelerin meal-tefsirlerine bakalım:
(Ve o kimseler ki; bizim ayetlerimizi) âyât-ı tekvîniyye ve
teklifiyyemizi(yalanladılar. İşte onları bilmedikleri bir yerden) haklarında ne
takdir edilmiş olduğunu bilmeksizin tedricen (yavaş yavaş helâke
yaklaştıracağız.) Onlar yavaş yavaş azaba yaklaştırılmak üzere ba zı nimetlere
ve mevkilere nail olurlar. Bu nimetlerin ve mevkilerin ellerinden çıkmayacağını
zannederler. Sonra o ni metler ve o mevkı ler ellerinden yavaş yavaş alınır,
hayatlarından mahrum kalırlar, lâyık oldukları azaba kavuşurlar. İşte küfür ve
isyanın korkunç neticesi! Artık kâfirler, böyle korkunç bir akıbeti düşünmeli,
o korkunç akıbetten kurtulmak için hidayet yolunu tercih etmelidirler.
(Ve Ben onlara) o ayetlerimi tekzib edenlere (mühlet
veririm.) Ömürlerinin müddetini arttırırım. Ta ki küfürlerinde, isyanlarında
devam edip dursunlar. Onları alelacele cezalarına kavuşturmam. Ta ki
fenalıklarında devam ederek her türlü azabı hak etmiş olsunlar, bir ma zeret
ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamış bulunsun. (Şüphe yok ki Benim keydim,)
onları haberleri olmaksızın birdenbire yakalamam, hayatlarına nihayet verip
kendilerini azaba kavuşturmam (pek şiddetlidir.) Buna hiçbir kuvvet mâni
olamaz. (A râf Suresi / 182-183)
Demek bu ayet-i kerimeler ifade ediyor ki; ehl-i küfür ve
isyana nimet ve sıhhat, makam ve mevki, güç ve servet, saltanat ve şevket ve
uzunca bir ömür verilmesi, bir lütuf, makbûliyyet ve hakkaniyetlerine bir
alâmet olarak görünse de aslında bir istidractır. Yavaş yavaş onları şiddetli
bir azaba doğru sürüklemektir. Hâşâ onlar, makbul ve haklı oldukları için
değildir. Asrımızda ehl-i küfür ve dalâletin, ehl-i imana karşı galebesi de bir
istidracdır. Bu hâle aldanmamak, hakta sebat etmek gerektir.
Hazret-i Âdemden (A.S.) asrımıza kadar nev -i beşer böyle
ağır bir imtihan geçirmemiştir. Ehl-i dalâletin gálib, ehl-i hidayetin ise
mağlûp olması pek çoklarını, dinde şüpheye düşürmüştür. Herkesin kafası bu
noktada bulanmıştır. Bu hal, dîn-i Mübîn-i İslâm ın inkişâfı hususunda onları
umutsuzluğa sevk etmiştir. Ehl-i dalâletin bu kadar azim tahribatından sonra
İslâmiyet bir daha inkişaf eder mi diye zihinlerinde sorular oluşmuştur.
Ya Rab! Va d ettiğin fütuhat-ı İslâmiyeyi zuhur ettirmekle
ehl-i imanın bu şüphelerini izale eyle. Bize sabır, tahammül ve iman selâmeti
ver. Bütün belâ ve musibetlere karşı Hasbunallahu ve ni me lvekiylü deyip
Senin hıfz ve inayetine iltica ediyoruz. Bizleri hem dâhilî, hem de hâricî
düşmanların şerrinden kurtar. Zira Hâfız-ı Hakiki Sensin. (a.g.e., s. 68) Bu
duaya âmin! diyoruz ve bu çetin imtihanı yüz akıyla geçmek için Rabbimize
iltica ediyoruz.