Allah Resulü Peygamber Efendimizin (S.A.V.) hadis-i şeriflerinde mukaddes belde olarak gösterdiği ve İslam ordularına istikamet belirlediği İstanbul, var olduğu günden bugüne üç bela ile sınanmış ve “tarumar” hale gelmiştir. Bu belalar, salgın hastalıklar, doğal afetler ve şehri baştanbaşa yakarak yok eden yangınlardır.
YANGIN deyip geçmeyin. İtfaiye tertibatının olmadığı hatta evlerde su şebekelerinin olmadığı bir dönemde üstelik tüm şehir rengarenk cilalı ahşap evlerle süslü iken basit bir sebeple herhangi bir yerde çıkan yangın iç içe yapılmış ahşap yapılar sayesinde rüzgarın da etkisiyle çok kolay yayılmış, saatlerle ifade edilebilecek kısacık zaman dilimleri içerisinde koca bir şehri yok olmakla tehdit edecek hale gelmiştir.
Kurulduğu dönemden bugüne her elli yılda bir en baştan yapılan, her elli yılda bir yeniden oluşturulmak için adeta servetler harcanan ve her defasında yeniden şekillenen bu şehr-i İstanbul’da meşhur bir söz vardır; “İstanbul’un yangınları olmasa evlerinin eşikleri altından olurdu.”
İstanbul konusunda uzman olan hocaların hocası Semavi Eyice bir yazısında şöyle demektedir;
“Tarihi İstanbul’un büyük kısmını harap eden yangınlar, özellikle 20’nci yüzyılın başlarında peş peşe gelmiştir. İstanbul halkı tarih boyunca yaşadığı ve her 120-150 yıl içinde tekrarlanan şiddetli depremler nedeniyle uğradığı tahribatı azaltmak için evlerini ahşaptan yapmaya başlamış, bu sefer de kısa sürede ahşap ev ve konaklarla dolan şehirde yangınlar, ikinci bir felaket olarak baş göstermişti. 700-750 bin arası nüfuslu İstanbul’da, 1905 yılından 1918’e kadar felaket yangınlar olmuş, 10 sene içinde İstanbul’un büyük kısmı Edirnekapı, Vefa, Fatih, Mercan ve Laleli yangınlarıyla kül olmuştu. Genellikle poyraz rüzgarıyla Haliç kıyısında başlayan yangınlar, hızla ilerleyerek İstanbul’un tamamına yakınını kül etmiştir. Haliç kıyısındaki yangınlar genellikle, surların dibindeki ince kıyı şeridinde kalafatlanan gemilerin ziftleri kaynatılırken zift tutuşmasından veya Haliç kıyısındaki evlerde ocakta patlıcan kızartılırken tava tutuşmasından çıkmıştı. Tabii kasten çıkarılan yangınlar da olurdu. Özellikle yeniçeriler, istemedikleri biri sadrazam olduğunda onu halkın gözünden düşürmek için yangın çıkarırlardı. Sonra da bu yangınlar kontrol edilemez olur ve şehrin bir bölümünü yok ederdi.”1
İstanbul yangınları ile ilgili çalışmalar yapan ve niyetleri zaten kurdukları cümlenin gidişatından belli olan bazı araştırmacılar, şehri ciddi manada harap eden büyük yangınların genelde Osmanlı zamanında çıktığını Bizans devrinde şehir topografyasını ve şeklini değiştiren büyük yangınlara rastlanmadığını ifade ederler. Bu büyük bir yanılgıdır. Zira Bizans döneminde de her dönemde olduğu gibi İstanbul’da pek çok yangın çıkmıştı. Mesela, İstanbul’un yarısını tamamen yok eden Bizans dönemi yangınlarından birini, 1204 yılında, Batıdan gelen IV. Haçlı Seferi şövalyeleri yani, Katolik inancı ışığında Ortodoks Bizans’ı kafir ilan eden Latin Hıristiyanlar çıkarmıştı. Bu çıkartılan yangının şehirde bıraktığı zarar 1453’de gerçekleştirilen fetih sonrasında bile gözle görülmekteydi.
Osmanlı dönemindeyse, etkisi seneler boyu sürecek olan ve şehri bir harabe haline getiren 1509 depreminde yıkılan kâgir binaların altında kalıp can veren binlerce insanın çokluğundan korkan halk, evlerini mecburen daha çok ahşaptan veya ‘hımış’ adı verilen ahşap karkaslı tuğla dolgudan yaptıkları için, yangınların hızla yayılmasında kolaylık sağladılar. Hatta bu vesileyle bazı şairler tarafından manzum yangın tarihçeleri yazıldı. Bu yangınlar arasında Haliç kıyılarından başlayıp Marmara kıyılarına ulaşanları bile oldu. Bu felaketleri önlemek için zaman zaman bazı önlemler alınmasına çalışıldı, hatta fermanlar yayınlandı. Ancak emirler halk üzerinde etkili olmadı.
Ortalama her yıl bir semt ya da semtlerin tamamen harap olmasına sebebiyet veren bir yangının düştüğünü hesap edersek şehrin doğal afet ve salgınlarla toplumsal ve askeri olaylardan çok yangınlardan etkilendiği gerçeği ortaya çıkmaktadır.2 1858-1884 seneleri arasında İstanbul’da toplam 160 yangın çıktığını toplam 114 konağın, 1246 işyeri ve dükkanın, 23 han ve hamamın, 1 sarayın, 2730 evin yandığı tespit edilmiştir.
20. yy. başlarına kadar İstanbul halkının her yangın çıkışında, Edirne’yi hatırlayarak; “Edirne Sudan, İstanbul ateşten batacak” demeleri ve padişahların başkent olarak kullandıkları bu iki şehri uğursuz saymaları şüphe yok ki yangınlar karşısındaki çaresizliğin bir ifadesidir. Sokakların dar ve dolambaçlı oluşu, saçak, cumba, çardak çıkıntıları özellikle konutların ahşaptan ve çoğu yerde bitişik nizamda yapılması ev arasında yangın duvarı olmaması, itfaiye örgütünün henüz gelişmemiş bir şekilde hantal yapılı olması İstanbul’da yangınların bir afete dönüşmesine sebep olan unsurlardır.3
İstanbulluların üzerine bir karabasan gibi çöken bu yangın belasından dolayı evsiz kalan çaresiz halk, soluğu mecburen büyük camilerin ve külliyelerin bahçe avlularında alıyordu. Bugün bile o günlerde cami bahçelerinde mecburi misafir olarak kalmak zorunda olan ahalinin bıraktığı izleri görmek mümkündür. Bunun için bir hafta sonunu ayırmak ve şehirde güzel bir cami turu yapmak yeterlidir.
Zira, Sultanahmet Camii, Süleymaniye Camii, Şehremini, Fatih, Eminönü Yeni Camii, Eyüp Sultan, Üsküdar Valide Sultan, Mihrimah Sultan ya da Ayazma Camii’ne yolu düşenler, bu camilerin iç ya da dış avlularındaki sütunların alt bileziklerine bakarlarsa eğer değişik tarihlerde bu camilerin bahçelerinde yangınlardan sonra kalanlar tarafından yazılan veya kazılan yazıları görmeleri mümkündür.
En küçük sebeplerle herhangi bir yerde her an çıkması muhtemel olan bu yangınların başlar başlamaz görülüp derhal tedbir almak için şehrin muhtelif bölgelerine muhtelif zamanlarda yangın kuleleri yapıldı. Buna en güzel örnek İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki merkez kampüsünün bahçesinde bulunan kule ile Galata bölgesinde Galata Kulesi bu duruma güzel örneklerdir.
Ahşap evlerin ve yapıların saatler içinde yanıp kül olduğunu gören İstanbul halkı ve idaresi, şehirde evlerin birbirinden en az 12 ayak mesafede olması zorunluluğu ve inşaat malzemesi olarak genellikle taş ve tuğlanın kullanılması ne yazık ki yangın belasını bitirmeye yetmemiştir. Yıldırım düşmesi ve tedbirsizliğin yanında bir çok yangın üzülerek ifade etmek mecburiyetindeyim ki sık sık meydana gelen ayaklanmadan sonra bilerek ve isteyerek kendilerine destek vermeyen halkı cezalandırmak için isyankar yeniçeri tarafından çıkartılmıştır. Üstelik bilerek ve isteyerek bizzat asker tarafından çıkartılan bu yangınlar sadece Osmanlı dönemi problemi değil, Bizans’ta da mevcut olan bir sıkıntıydı. 12. yüzyıldan itibaren İstanbul’da yaşayan Latin kolonileri ile şehrin yerli halkı arasındaki gerginlik yağmalama ve yangınlarla sonuçlanmıştı. Bizans dönemi boyunca donanımlı bir itfaiye teşkilatının bulunmayışına suyun da az bulunur olması da eklenince, İstanbul defalarca yanmış, yıkılmış, tekrar yapılmıştır.
Sultan 4. Murat, eskilerin “büyük fitne” dedikleri kendi iktidar yıllarını kapsayan kargaşa dönemini 1633 yangınını bahane ederek koyduğu şiddetli yasakları sona erdirir. Yangının bir kalafat yerinde çıktığı bilindiği halde, tiryakilerin sebep olduğu gerekçesi ile tütün yasaklanmış, ayak takımının barınağı haline gelen kahvehaneler ve meyhaneler kapatılmıştır. Büyük bir kısmı da bizzat padişah tarafından yıkılmıştı. Söylentilere göre sultan 4. Murat’ın bu kararı vermesinde devrin ünlü vaizi “Kadızadeler”in telkinleri rol oynamıştır. Bu 1633 yangının çok büyük bir yangındı. Ama ondan 85 sene sonra bir yangın çıkacaktır ki çok fena…
17 Temmuz 1718’de çıkan bu yangın Vakanüvis Vasıf Efendi’ye göre fetihten beri yangının böylesi ne görülmüş ne işitilmiştir. Von Hammer ise yaklaşık kırk sekiz saat süren bu yangında sekiz bin kadar binanın yığın halinde bir harabeye dönüştüğümü anlatır.4 Unkapanı bölgesinden başlayıp Fatih, Cibali, Çarşamba, Balat, Fener, Aksaray, Hocapaşa, Aksaray, Cerrahpaşa başta olmak üzere suriçi İstanbul’unun çok büyük bir kısmını tamamen yok eden bu büyük yangın İstanbul halkı arasında ciddi tramvaya sebebiyet vermiş ve insanları ahşap yapılaşmadan soğutarak betonarme yapılara doğru meyletmelerine sebebiyet vermiştir.
Bu durum ise İstanbul için bir tam bir tabiat ve manzara kıyımının başlangıcını teşkil etmiş, renk renk ahşap binalar yıkılmış yerlerini şekilsiz ve biçimsiz beton, taş yığınlar almış ve bugünkü İstanbul görüntüsü o yıllardan itibaren oluşmaya başlamıştır.
Yangınlar bugün dahi eskisi gibi olmasa da hâlâ İstanbul için bir karabasan gibi gölge biçimde tehdit olarak üstünde durmaktadır. Gün geçmiyor ki gerçek İstanbul olan “sur içi” bölgesinde tarihi özellik taşıyan ahşap bir bina kundaklanmaya maruz kalıp tarihten silinip gitmesin. Tarihi siluetini her şeye, her kötülüğe rağmen hâlâ muhafaza etmeye çalışan Süleymaniye, Eyüp ya da Fatih’in arka mahallelerinde varlığını yüzyıllara kafa tutarcasına korumaya çalışan o güzelim tarihi ahşap yapılar ne yazık ki her geçen gün tek tek bilerek yakılmakta ve yok olup gitmektedir. Bu duruma en son örnek ise, boğazı bir ince gibi süsleyen ve şehzadelerin bir nevi lojmanı vazifesi görmek için Tanzimattan sonra yapılan Feriye Saraylarının bir parçası olan ve Galatasaray Üniversitesi olarak kullanılan binanın elektrik kontağından çıkan bir kıvılcım neticesinde kullanılamayacak kadar yanarak harabe hale gelmesidir. Yani anlaşılan İstanbul’un yangınla, ateşle imtihanı daha çok uzun yıllar varlığını korumaya devam edecek ve İstanbul’un başına çok sıkıntı açacaktır.
Muhabbetle…
Kaynaklar:
1) www.walkingistanbul.com/IstDetay.aspx cm=15#sthash.TS6u8rOz.dpuf
2) Dervişzade Mustafa Efendi, Harik Risalesi, İstanbul 1994
3) İstanbul’un Kitabı Fatih 1, Süleyman Faruk Göncüoğlu,
4) Süleyman Faruk Göncüoğlu, a.g.e.
1918 Fatih yangını
Basit bir yangınla tamamen kullanılmaz hale gelen Osmanlı dönemi Feriye Saraylarından biri olan boğazın incisi bir tarihi eser. Galatasaray Üniversitesi.
Süleymaniye Camii iç avlusunda bulunan bir sütun bileziğinde 1010 tarihinde yani 1594 tarihinde bir yangınzede tarafından yazılan yazı. Bugün hâlâ tazeliğini dipdiri muhafaza etmektedir.
Fatih Camii iç avlusunun sütun bileziklerinin birinde bulunan 1703 tarihli bir yazı.
Şehzadebaşı Camii avlusundaki başka bir yangınzede tarafından bir sütun bileziğine kazınan ve tarihe hatıra olarak bırakılan başka bir yazı.
Boğazı süsleyen tarihi Çırağan Sarayı yangınının o günlerde çıkan bir gazetedeki fotoğrafı
Cibali’den çıkarak bütün İstanbulu tehdit eden büyük yangın
Yangın söndürmekle görevli bir tulumbacı ekibi
1908’de çıkan ve sur içi İstanbul’unu tamamen harabe hale getiren büyük yangından sonra Fatih’ten genel bir görünüm