Cumhurbaşkanımız “ İstanbul ’a ihanet ettik!” dedi. Neresinden bakarsak bakalım bu samimi bir itiraf.
İstanbul’un geçmişi ve geleceği ile irtibatsızlaştırılması hiç şüphesiz sadece bir döneme fatura edilebilecek bir durum değil. Hepimiz biraz suçluyuz, hepimiz ihaneti çağın gereği, hayatın olmazsa olmazı saydık.
Yatay büyüme değil, dikey büyümeyi matah bir şey sandık. İstanbul’u içimizde kurguladığımız plastik ve sentetik bir kentle aldattık. Gül gibi şehrimizin üzerine gül değil kül kokladık. Beton sağlamlığın simgesiydi, ahşap eskinin ve yok olmanın.
Oysa beton kendini içten yok etti ahşaptan önce. Beş on katlı gecekondularla siluetini yok ettik güzelim şehrin. Tablolarla ve İstanbul üzerine yazılmış şiirlerle avunmaya çalıştık. İstanbul’un ne Türkçesi kaldı damağımıza tat veren, ne beyefendisi ne de nezaketi. Zevksiz beton binalardan önce, insan ilişkilerimiz, aile yapımız, kente karşı davranış biçimimizle İhanet ettik İstanbul’a.
Kim bilir erguvan mevsimini, İstanbul şarkılarını, Kanlıca’nın serinliği, Çengelköy’ün hıyarını ve de Fener ile Balat’ın derinliğini?
Biz önce İstanbul’a dair olanı, İstanbul imgesini kaybettik. Attila İlhan’ın ‘Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor/ Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor’ dediği semtler ve semtlerle özdeşleşen günleri çoktan kaybettik. Necip Fazıl’ın bakışlarıyla resmini çizdiği öksüz Eyüp, süslü Kadıköy ve kurumlu Moda yerinde mi acaba? Heyhat! Elbette ilerlemeyi durdurmaya gücümüz yetmez.
Rüzgârı tersine çevirmeye nefesimiz kifayetsiz. Hiç olmazsa ruhunu koruyalım, eşyanın ve de zamanın. Bunu sağlamak için sağlam durmak yeterlidir. İhanetin bedelini ödemeden, İstanbul’dan aldıklarımızı tekrar ona geri vererek bu makûs talihi yenebiliriz.
HANGİNİZ AMERİKA?
Devletler ve insanlar birbirlerine benzerler. Her ikisinin de karakterleri vardır. Devlet karakterini insandan, insan da karakterini devletten alır. Amerika bir devlettir, ama aynı zamanda bir insan karakteridir.
İsrail de öyle İngiltere de Fransa da. ‘Kahrolsun Amerika!’ diye yumruk kaldırıp haykıran kimse belli bir coğrafyayı falan ifade etmiyor elbette.
Yeryüzünde kan, gözyaşı, eşitsizlik, zulüm ve gözü doymazlığın yaşam biçimi haline gelmiş şekline başkaldırının isyana dönüşmesidir bu. Amerika’yı Amerika’da aramaya ne gerek.
Ete kemiğe bürünmüş ne çok Amerika var aramızda. Sınırlarını biraz daha genişletse aramızda İsrail olmaya aday öyle çok kişi var ki. İşgalci, fırsatçı, kendinden zayıfı ezmeyi hakkı gören o kadar çok insan var ki kıyamet aşısı olduğunu söyleyen.
İcraatlarına baktığımızda her biri bir Amerika, bir İsrail ya da Fransa’dan farksız. Geçen tıpatıp Suudi Arabistan ’a benzeyen bir arkadaşla atıştık.
İyi giyimli bol paralı, beş vakte beş daha katan, ama yüreği Amerika’ya yaralı biriydi. Banka dükkânlarını mabet bilmişti. Mezar taşlarına oldum olası karşıydı. Gökdelenlere söyleyecek hiçbir sözü yoktu.
Ağzını zemzemle çalkalıyor, gözlerini dünya hırsıyla doyuruyordu.
İsterseniz siz de çevrenizdeki insanların tavırlarına şöyle geriden bir bakın, hangi devlete benzediklerini bir kenara not edin, göreceksiniz ki herkes bir devletin karakterini giyinmiş dolaşmakta. Küsüp darıldığım ya da yıldızımın bir türlü barışmadığı insanlar hep bu özelliği belirgin olan insanlardır.
Mesela Norveç gibi bir adamla en ufak bir sorunum çıkmadı şu ana kadar. Fakat tıyneti Amerika, karakteri İsrail, yaklaşımı Suudi Arabistan ya da Almanya olan insanlarla hiç anlaşamadım.